"günaydın" dedi yaşlı bir kadın sesi. "günaydın" dedi yaşlı bir erkek sesi. her ikisinin de sesleri titriyordu.
gökyüzünün leylak rengi tonu yakalayıp bırakmak istemediği bir anda bay fiddler, kahvesini yeni bitirmişti, fincanını masanın üzerine bırakmak üzereydi ki, o anda mahallenin sütçüsünün kırdığı bir şişe komşuları "dul" bayan schmitt'in 28 kedisinden en siyah olan lionhearth'ı korkutup kaçırdı, kedinin kendine doğru geldiğini gören bir güvercin can havliyle kendini gökyüzüne "bıraktı" ve hedefsizce kanat çıktı leylak rengine doğru olağan uyku mahmurluğuyla, ne yazık ki yolculuğu uzun sürmedi, elektrik tellerine, dokunmaması gerektiğini bildiği bir şeye dokunmuştu, leylak rengi sessizliğin içine edercesine kıvılcımlar 4. sokağı panayır alanına çevirdi. yanmış güvercin tüyü kokan bir panayır alanı. bay fiddler elektriğin 2012 yılında dahi kesilebileceğini gördü. yüzünde hiç büyümeyen insanlara has bir gülümseme vardı o anda. bir ışık topu belirdi. ihtiyar bay fiddler ışığın sersemletmesi sonucu kendini boşluğa bıraktı.
bayan fiddler. ikinci dünya savaşında aktif olarak görev yapmış fosforla flaş efekti yapan bir fotograf makinasının ardında hiç büyümeyen insanlara has bir gülümsemeyle kafasını fotograf makinasının yanında çıkarmıştı ki, bay fiddler'ın koltukta hareketsiz uzandığını gördü. gülümsemesi donuklaştı, kayboldu. ardından 70 yaşında müsaade ettiği kadar bir çeviklikle kocasının yanına koştu. korkmuştu. bay fiddler gözlerini açtı ve hiç büyümeyen karısının boncuk boncuk bakan gözlerinin altında birikmiş damlaları serçe parmağıyla sildikten sonra gülümsemesini sürdürdü. "hiç büyümeyeceksin değil mi?" dedi bay fiddler. bayan fiddler ise "konuşana bak" demekle yetindi. iki çocuk ihtiyar, elektriklerin 5 dakika sonra gelmesinin ardından beraber kahvaltı yapmak üzere mutfağa doğru adımlarını attılar. titrek, 70 yaşında ama henüz çocuk. hala çocuk adımlar. üstelik elele. elleri de titriyordu. ama bu onlar için sorun değildi çünkü elleri hala terliyordu. 55 yıl önce dublin'in kenar mahallelerinden birinde, bir çocuk parkında bir ağacın altında, yağmurlu bir gökyüzünün koruyuculuğunda saat 13:07'de. o günden beri hep elleri terliyor.
mutfağa girdiler. elektrikler gelmiş, bulaşık makinası yeniden çalışmaya başlamıştı. gaz dedektörünün yeşil ışığı yanıp sönüyor ve aralık pencerede rüzgar, arı maya desenli perdeyi dalgalandırıyordu. çayları demlenmek üzereydi. bay fiddler çay sevmezdi. bayan fiddler da. sadece bütün yaşlılar kahveden çok çay içer diye çay içiyorlardı. diğer yaşlılar onların genç hallerini sevmiyorlardı. onlar da ellerinden geldiği kadar yaşlı davranıyorlardı. kızarmış ekmeklerine tereyağı sürmekle meşgullerken hiç alışamadıkları o ingiliz üsulu kahvaltıları devam ettirmenin manasızlığını biliyorlardı ikisi de, yani.. evrenin yüce ruhları aşkına hangi midesiz insan sabah kahvaltısında kızarmış ekmeğin yanında fasulye ya da barbunya yerdi ki? bunu bilerek aynı anda birer kaşık aldılar. ne düşündüklerini biliyorlardı. birbirlerinin ne hissettiklerini bilecek kadar uzun zamandır birliktelerdi. mutlulardı da üstelik, hiç bir şeyin sonsuza dek sürmeyeceğini bile bile.
gazeteyi okumasına rağmen dünyada neler olduğunu ânı anına merak eden bir yaşlı adam olan bay fiddler 37 ekran 1986 model renkli, sarı çerçeveli kırmızı televizyonlarını açmak için ayağa kalktı. uzaktan kumandası da vardı üstelik televizyonun, şu çok bilmiş para düşkünü damatları onların "rahatı" için televizyona bir uzaktan kumanda yaptı. nasa'da çalışıyormuş damat. bay fiddler sadece uzaya bir araç gönderdiklerinde duyuyordu onların isimlerini. çok da umursamıyordu, aslında anlamıyordu da. daha insanlar kendi iç dünyalarını keşfedememişken ve beyinlerinin kalan %85-95'inin ne işe yaradığını bilmezken dış uzayı keşfetmeye yönelik girişimler ona abes geliyordu. üstelik yıllardır bunu söylüyordu. dünyanın yörüngesinden dışarı bir yerlere gönderilen yaşayan ilk organizmada laika'dan beri aynı şeyi tekrarlıyordu.
geçmişi hatırlamayı sevmezdi bay fiddler. geçmişte sadece olaylar vardı. büyük depremler, büyük savaşlar, büyük kıtlıklar.. kısaca kötü ve büyük olan her şey. yaşadığı iyi olan şeyleri de hatırlamaya hiç bir zaman ihtiyacı olmadı zaten. hiç unutmadı.
nihayet titreyen dizleri bay fiddler'ı televizyona kadar götürebildi ve açıldı televizyon 5 saniyelik bir beklemeden sonra. aslında bayan fiddler hala bu televizyonu çalışıyor oluşuna şaşırmıştı. onu her yıl düzenlenen büyük pikniğe gidecekleri gün almışlardı. aslında televizyonun icadı ve piyasaya sürülmesi çok çok daha öncesine dayanıyordu ama bay fiddler ısrarlar yaşadığı evde bir televizyon olursa mutlu olmayacaklarını söylüyordu. belki de korkuyordu televizyondan ama bayan fiddler bu konuda asla üzerine gitmedi. sadece tek anlamadığı şey 1986'nın bir yaz gününde bay fiddler'ı değiştiren neydi? hala bir soru işareti olarak duruyor bayan fiddler'ın gözlerindeki ışıltılarda. titreyen boğumlu, yaşlı parmaklarında, çökmüş omuzlarında... hep aynı şeyi söylerdi bayan fiddler. hallelujah. aslında bir zenci kilisesine de mensup değildi, hatta dindar olduğu dahi söylenemez ama tibet yolculuklarından sonra dilinden düşmez olmuştu. tibet yolculuklarının 40. yıldönümünü iki hafta önce geride bıraktılar... o kadar olmuştu demek. soru işaretleri hafiftirler ve çok fazla değildirler derdi bay fiddler, omuzları çökerten onların uzun süre orada kalmasıdır der.
ses boğuk boğuk gelmeye başladıktan sonra görüntü de geldi nihayet. bbc canlı yayınında süslü boyalı bir muhabir elinde mikrofonu arkasında ambulansın parlak kırmızısı ve telefon kulübesinin yağmurdan matlaşmış ama bir zamanlar parlak olduğu belli kırmızısı, kiremitlerin saydamımsı kırmızısı, kısaca kırmızı bir fon. sedyede kırmızı yanakları solmuş ama hala kırmızı duran tombulca, yaşlı bir adam. muhabirin söyledikleri deprem etkisi yaptı 37 ekran televizyonlu küçük, şirin mutfakta;
"hala çocuk kalabilmiş son 3 yaşlıdan biri az önce londra'da hayata gözlerini yumdu. komşular göğe bir meleğin yükseldiğini iddia ediyorlar, sağlık görevlileri ise gözyaşlarını tutamadılar bay oswald'ın ölüm anında. o esnada fenalaşan 27 yaşındaki paramedic bayan hillary downer 'son 9 yıldır paramedic olarak çalışıyorum. bir çok adrese bir çok vaka için gittik ve bazıları biz oraya ulaşamadan bazılarıysa onları hastaneye götürürlerken hayatlarını kaybetti. hayatlarını kaybederken onlarca insanlar gözgöze geldim. ilk gördüğüm ölüm beni etkilemişti elbette, ama sonrasında zamanla alıştım. fakat, bay oswald'ın gözlerinde sıradışı bir şey vardı. son nefesini vermeden önce elini tutmuştum. sanki bay oswald'ın gözleri hayat ile parlıyordu. tıpkı beş yaşındaki bir çocuk gibi'. gördüğünüz üzere komşuları ve akrabaları bay oswald'ın peşinden hastaneye gitmiş susan sirenlerin ardından bir meleğin gökyüzüne doğru uçtuğunu görenlerin sayısı ise azımsanacak gibi değil. patricia ritson bbc news, londra."
o anda iki ihtiyar gözgöze geldiler. yakın arkadaşlarının öldüğünü böyle televizyondan duymak onları dehşete düşürmüştü aslında. ama bay fiddler "ben haklıydım" dercesine bakıyordu karısına. "televizyon konusunda ben haklıydım." bayan fiddler ise kabullenmiş ama nemli gözlerle baktı kocasına. susmalarını sürdürdüler. güneş doğmuştu ve kırışık ciltlerindeki gölgeler azalmıştı şimdi. masanın altından bastonunu aldı bay fiddler ve kapıya doğru yöneldi. doğru anda hamle yapan bayan fiddler tam önünde durdu. "gidecek misin?" dedi. kastettiği bay oswald'ın cenazesiydi. "yetişemeyiz" dedi bay fiddler. sydney'den londra'ya bir yolculuğu yaşlı bünyelerinin kaldırabileceğinden de emin değildi. şapkasını ve ceketini getirdi ona, bayan fiddler. son 53 yıldır olduğu gibi işe gitmeden önce bir defa öptü bayan fiddler'ı bay fiddler ve son 53 yıldır olduğu gibi, istediği bir şey olup olmadığını sordu. son 53 yıldır olduğu gibi bayan fiddler bay fiddler'a bir şeye ihtiyacı olmadığını söyledi. son 53 yıldır olduğu gibi bay fiddler akşam eve dönerken bayan fiddler'a ne alacağına o anda karar verdi. bu akşam ona bir tane gül alacaktı. hem öyle, aptal şatafatlı kağıtlara sarılmışlardan değil. tiyatro binasına uzanan yoldaki kavşağa girmeden önce tezgah açan bir çingene kadından.
çıktı ve ardından kapıyı kapattı bay fiddler, ceplerini yoklamaya başladı. cüzdanı yanındaydı, anahtarları da öyle. ceketinin iç cebinde ise pasaportu ve elli yıl önce sigarayı bırakmadan önce son sigarasını yaktığı çakmağı da. güzel bir gün dedi, körfezin oralarda sisin daha yoğun olabileceğini düşünerek, ve yola çıktı. bu esnada son 53 yıldır olduğu gibi bayan fiddler pencereye koştu. tam zamanında varmıştı gene, son 53 yıldır olduğu gibi. karı-koca birbirlerine el salladılar ve yaşlı kadın yaşlılık ve sabun kokan perdelerin arasında, yaşlı adam körfezden gelen motorin ve yosun kokan sisin ardında kayboldular.
pazar günleri dışında her gün aynı yolu yürürdü bay fiddler, londra'dan sydney'e taşındıktan 2 hafta sonra dükkanını açmıştı ve son 45 yıldır o dükkanın hem patronu, hem sahibi, hem temizlikçisi hem de tamircisiydi. bayan fiddler ne kadar ısrar ederse etsin asla onun temizlik yapmasına izin vermemişti. "en azından pazarları şöyle bir tozunu alayım, çok yoruluyorsun tek başına, beni de istemiyorsan yanına birini al en azından." derdi bayan fiddler. bay fiddler'ın bu konudaki tutumu oldukça kesindi. "hayır, başka birisi değil sen bile yardımcı olursan bana yürümez, dükkan batar, gider." neredeyse her sabah yarım saatlik yürüyüş güzergahı boyunca, ilk 15 dakikasını buna ayırırdı. kalan 15 dakika'da ise bay oswald'ı, bayan fiddler ile tanıştıkları günü, ve dublin günleri ile, beraber yaptıkları müthiş yolculukları anımsamakla geçirirdi. bazen öyle olurdu ki, foster sokağını 6. caddeye bağlayan köşedeki dükkanını geçip 5-10 dakika boyunca hatıralarıyla yürüdüğü olurdu. gene öyle oldu.. fakat beş on dakikayla sınırlanmadı güzergahını açması, çingene kadının bozuk aksanlı ingilizcesi dikkatini çekmeseydi belki de körfezin sularına karşıp gidebilirdi.
"ahh fiddler.. kendine gel."
çiçek almayı unutmamalıydı. bay oswald ölmüştü. çiçek. oswald....
sıra kendisine gelmişti artık. karısının kendisinden çok yaşayacağına inanırdı hep. "kim bilir? belki sıradaki benim. sıradaki ben olmalıyım."
yarım saat boyunca geldiği yolu geri yürüdü ve nihayet 6. caddeyi foster sokağına bağlayan köşeye ulaştı. kapının önünde durdu, içeri baktı... saatler, eski şapkalar, büyük duvar saatleri, büyük eski şapkalar, bir köşeye yığılmış büyüklü küçüklü onlarca tuval. duvarlara asılmış, dünyanın dört bir köşesinden toplanmış garip parlak nesneler.. garip parlak nesneler. bay fiddler her sabah şu anda gördüğü şeye bakıp gülümserdi. her sabah, loş ve garip eşyalarla dolu dükkanının içine bakıp bazıları kırık dökük olan parlak nesnelerin yansıttığı ışığa, havada oynaşan toz zerreciklerinin dansıyla bükülen, eğilen ışığa bakardı. şöyle derdi;
"ancak bir karga bu kadar çok işe yaramaz ıvır zıvır parlak şey toplayabilirdi. tam bir karga yuvası."
içeri girdi bay fiddler. hemen toz almaya girişmedi, önce dükkanın arkasında pek göze batmayan bir köşede olan kırmızımsı siyah kadife perdeyle çevrili küçük bölmedeki ocağı yaktı. bir kahveye gerçekten de ihtiyacı var.
su kaynayana kadar ocağın başında, ayakta bekledi, koyu bir kahve yaptı. koyu ve çok şekerli. bu zıkkımı ancak böyle içebilirdi zaten. böylesi durumlara, kendisiyle ilgili aptalca çelişkili durumlara hep gülümserdi ve dükkanın önünden geçerken onu gören insanlar onun sadece mutlu bir ihtiyar olduğunu düşünürdü. oysa o aptal bir ihtiyar olduğunu düşünüyor. gülümseyen aptal bir ihtiyar.
1978 yılında kartvizit bastırmaya karar vermişti. o zamanlar kartvizitlerde sadece isim, iş, adres, ve telefon numarası(o da eğer varsa) yazardı. sıradan, pamuk kağıdına basılmış, ortalama bir kartvizitti. üstelik bunları da kullanmak için değil öylesine bastırmıştı. kartını isteyen olursa o sadece bir kağıda numarasını yazar verir, kartvizitleri saklardı. aptalca bir alışkanlık derdi bu durum için. işte onlardan bir tanesi yıllar önce okumaktan vazgeçtiği bir kitabı kaldırırken kitabın arasından düştü.
"mr. a. fiddler
antiques of broken dreams
89282382"
ama sadece antika satmazdı bay fiddler. müşterilerini ise müşteri olarak görmezdi. genelde der bay fiddler, antikayla ilgilenmeyen ama tabelayı gören ve kırık hayaller hakkında bir şeyler görmek isteyen insanlar gelir. gelmişken de ufak tefek bir kaç şeyler alırlar. bazıları çekinmez ve sorarlar, kırık hayaller nerede, kırık hayallerden geriye kalan antikalar nerede diye. onlara bunun sadece bir isim olduğunu söyler bay fiddler. karısına ise "beni her seferinde göremiyorlar. koskoca bir kırık. hiç bir omuzun taşıyamayacağı kadar büyük ve hiç bir gözün göremeyeceği kadar kenara itilmiş."
bay fiddler'ın mutlu bir evliliği olsa da evliliğinden önceki hayatı tam bir kepazelikti. öğretmen tarafından gerizekalı olduğu iddia edilen çocuk da oynu, sokakta herkesten dayak yiyen sıska da oydu. annesi markete gönderince sadece elli metre ilerideki markete gidene kadar parayı kaybeden de oydu, 12 yaşına gelmesine rağmen altını ıslatan da oydu. babasını hiç tanımadı bay fiddler. belki de bir zavallı için gerçekten büyük bir şanstı bu. annesiyse onu fazla önemsemedi. o da öyle deyip geçiştirdi sadece. ortalama bir çamaşırcıya göre gerçekten de kültürlü ve azimli bir kadındı anne fiddler. boşvermedi. çocuğunu okuldan aldı, onun yerine kendisi öğretti okuma yazmayı. bu tam beş yıl almıştı. biraz da matematik öğretti ona annesi. hepsi bu. ardından sessizce, yağmurlu bir günde, dünyaya geldiği gibi tüm silikliğiyle öldü, gitti.
antikacı dükkanının tüm saatleri 10:37'yi 28 saniye geçe, 6. caddeden geçen körfez otobüsü dükkanın tam karşısındaki durakta durdu. dükkan komşusu olan manavın elmalarından biri tezgahtan yere yuvarlandı ve mavi bir otomobil elmayı ezdi. sürücü sarsıntıyı bile hissetmemişti. aslında oldukça dalgındı, sevgilisi onu terk etmişti ve ne yapacağını gerçekten bilmiyordu, foster sokağından çıkan bir kamyona yandan bindirmesine saniyeler kala frene bastı ve kamyoncudan epey küfür yedi. yaptığı frenden ötürü kamyondaki saksılardan biri devrildi ve paramparça oldu. tam o anda, bay ve bayan fiddler, biri dükkanında tezgahın ardında, biri evinde sallanan sandalyesinde kucağında bütün hayatını belgeleyen fotograflarla; her ikisinin içine sıkıntı düştü. "sıradaki ben olmalıyım" diye düşünüyordu her ikisi de. her ikisinin de o düşüncenin gelmesinin ertesinde elleri daha çok titremeye başladı, göğüsleri son bir defa daha hiç olmadığı kadar fazla gerildi, alabilecekleri son nefesi aldılar. ikisinin de aklında, sıradaki ben olmalıyım düşüncesi vardı.
saat 14:22. dükkana gelen bir müşteri bay fiddler'ı uyandırmaya çalıştı. ardından telaşla acil servisi aradı. ambulans 14:38'de geldi. ölmüştü. ambulans siren çalmadan hastaneye doğru yol aldı. karısının telefonunu bulan görevliler telefonu kimse açmayınca evine gitmeyi uygun gördüler. kapıyı kimse açmadı. komşularına haber verdiler. fakat bütün girişimlere rağmen kapıyı açamadılar. polis nezaretinde eve girme kararı alan sağlık görevlileri bayan fiddler'ı sallanan sandalyesinde kucağında devasa bir fotograf albümüyle başı göğsüne düşmüş bir vaziyette buldular. nabzına baktılar ve gerekli tetkikleri yaptıktan sonra bayan fiddler'ın bir kaç saat önce öldüğü anlaşıldı. nasa'da çalışan bir hödükle evli olan kızlarına haber vermeleri gerekiyordu. bayan fiddler'ı sirenleri ötmeyen bir ambulansla hastaneye götürdüler.
2 gün sonra defin işlemleri başlatıldı. bir meşe ağacının gölgeleri sisli körfez havasıyla beraber daha da kasvetli yapıyordu mezarlığı. ahşap tabutlar yavaş yavaş toprağa indirildi. bir çok komşusu ve yakınları cenaze törenine gelmişti. nasa'da çalışan damat hariç herkes oradaydı. herkes siyah giyinmişti. birisi hariç; kızları amanda. o beyaz giymeyi tercih etmişti ve kınayan bakışlara aldırmadan hiç bir açıklama yapma gereği duymamıştı.
"onlar için ne kadar sevinsem az. birbirlerinin öldüğünü görmedikleri için, yas gibi gerçekten ağır bir yükü taşımadıkları için onlar adına gerçekten seviniyorum." diyordu içinden. cenaze töreninin hemen ardından yağmur çiselemeye başladı. ahmak ıslatandı yağan. ancak ıslanmam deyip de yola çıkanları ıslatan cinsten. meşe ağacının dalları arasında bir gölge oyunu devam ediyordu. toz zerreciklerinin ışığa kavuştuğu anda uyuyan kadim ruhların huzurunu andıran bir manzara vardı. bütün bunları izleyen bir güvercin havalandı, onu görüp annesine gösteren bir çocuk heyecanına yenik düştü ve uçan balonunu kaçırdı. bir inşaat işçisi griler içinde yeni örülmüş duvara sıva yaparken rengarenk balonu gördü. inşaat işçisinin pencereden attığı izmarite huysuz bir yaşlı küfür etti. aynı sokakta merdivenlerde misketlerini sayan beş yaşında bir çocuk o gün ilk küfürünü öğrendi.
"hassiktir. hassiktir. anneme sormalıyım bunu."
sonra koşarak annesine gitti.
bir hafta sonra, amanda anne babasının evini ve antikacı dükkanını satmaya karar verdi. hiç bir eşyaya dokunmadan emlakçılık şirketlerinden biriyle anlaştı, ev 4 hafta sonra satıldı. eve gelen temizlikçilerse salonda sallanan sandalyenin önünde devasa fotograf albümünü birbirlerine gösterdiler. loş ışıkla birlikte o kadar gizemli bir duruşu vardı ki ikisi de yerden almaya çekindi ve başına gelip baktılar.
-bu ihtiyar da kim acaba?
-evin bir önceki sahibidir herhalde.
-neyse, oyalanmayalım, fazla vaktimiz yok.
uzun boylu ve sıska olan albümü mavi büyük boy çöp poşetine sığdıramayınca sinirlendi ve çareyi albümü kucakladığı gibi evin önündeki çöp konteynırına atmakta buldu.