16 Mart 2012 Cuma

Kim? ne? nerede?

kimsin? sen, evet sen? kimsin? kimiz? biz? bir biz mi var yoksa ortada? ne arıyorsun? ya da arıyoruz? bir şey mi arıyoruz

kayıp lan bir şey mi aranan yoksa ne olduğunu bile bilmediğimiz bir şey mi? biz diyorum bak, sahi kimiz biz? nee kadaar çok soru. midem bulanıyor. bademciklerim şiştiğinden olabilir. başım dönüyor. çok sigara içtiğimdenmiş. neden bir allaaaan kulu çıkıp da cevap veremiyor bana!? kimiz? üstelik şimdi ortada bir "biz" var. kalabalıkları sevmiyorum ben. kahkahalarımı da özledim sanırım. sanırım... kesin olan hiç bir şey yok ama bu böyleyken bile ortada kesin olan bir şey oluyor. efendim? ironi? amına koyayım.

ne arıyoruz kimiz nereye gidiyoruz, sorular çoğaltılabilir. hem de bizzat tarafımdan. beyniniz kulaklarınızdan akana kadar sormaya devam edebilirim sorularımı ama biliyorum bu bir çözüm değil. ne diyor o kadim eserde "adam içeri girdi ve ateş etti" ama bu kadar basit olmamalı ölüm. bir başkasında da sşöyle diyordu. "x bir sabah uyandı ve bir böceğe dönüşmüş olduğunu gördü.". amına koyayım dönüştüğün bir elma armut değil lan böceğe dönüşüyorsun boru mu?! aynı şeyi diyen adamın bir de şato diye bir eseri var aklı sıra bürokrasiye giydirmiş, o konuya hiç girmiyorum, zaten bu yazı bir eleştiri yazısı değil, raad olun. kime diyorsam artık, sanki okuyanım var.

kim? en hınzır gülümsememi takıyorum suratımın orta yerine, gözlerimin etrafı kırışıyor, annem de çok yaşlandı ölür belki yakında. ben hala soruyorum. kim? ne? neden? cevapsız onlarca soru. neden arıyorsun? ya da arıyorum? neden işte? sadece tek bir neden göster bana kafamı kırıcam vallaa! bir neden bile yokken ortada neden sorularını çoğaltmak ve kendi kendine kafa sikertmenin nedeni can sıkıntısı olsa gerek. bak bir neden sonuca kavuştu. en azından bir cevabı var. ama benim de çok canım sıkılıyor. can sıkıntısından g-3 piyade tüfeğiyle ayağına ateş eden bir asker tanıyorum. esasında iyi çocuktur kendisi. neyse, neyse.

bu arada jim morrison diye bir adam var. bir de cümlelere hala küçük harfle başlıyorum. cılız denemelerim var. kaybedince değil vazgeçince yenilirsin diyor kapitalizme malzeme olmuş sol cenah kahramanı. üzgünüm, ben vazgeçiyorum.

o kadar çok şeyden vazgeçiyorum ki aklın hayalin durur, üç gün kabızlıktan sıçamazsın. o kadar şaşırırsın ki götünün ağrısından boş otobüste ayakta gider 4 ay göt üstü oturamazsın. terbiyesizliğin lüzumu yok, biliyorum. aslında hiç bir zaman terbiyesizliğe lüzum yok ama belli bir ölçüde küfür kullanınca anlatım güçleniyor. yaaani, aytmatov diye bi adam var o bile küfür ediyor. halbuki nur yüzlü bir adamcık. ölmüş mü ne. topraaa bol olsun.

ne diyorduk, vazgeçtiklerim;
kim, ne olduğumu sorgulamaktan ve savaşmaktan vazgeçiyorum. ama sanma ki güzel dostum, sanma ki ellerimi başımın üstüne koyup dizlerimin üstüne çöküyorum. ben kaçıyorum, kovalayamayacağım kadar uzaüa kaçıyorum. nefes almanın imkansızlaştığı yüksekliklere.
anlam yüklemekten vazgeçiyorum mesela. ne bu anlam yüklemek, sen de biliyorsun. elma yerken ağzına gelen kekremsi taddan irkilmen ve kusman gerekirken sen hayatına son verdiğin bir elma kurduna üzülüyorsun, zavallı elma kurdunun yetim çocuklarına falan acıyorsun. ben artık yapmıyorum bunu. ne suriyede iki ateş arasında kalmış insanların dramları yüreğimi titretebiliyor ne de sırf giyiminden dolayı ortadoğunun herhangi bir bok kokan kentinde taşlanmış ergenin dramı. dramlara doydum mu ne? önümde adam kessen yüreğim titremez ama bir kediye tekme atsan üstüne atlayabilirim.
artık insanlara sözler vermeyeceğim. tutamadığımdan değil, bazıları değmiyor, anlıyor musun?! anlamazsın biliyorum sen kendinden başkasını düşünmezsin. ancak kendine ve korkundan taptığın tanrına sözler verirsin. korkuyu anlıyorum ama söz vermek nedir yaa. neyse o da senin inancın, saygı falan duyduğumdan değil, bademciklerimn şiş nefes alamıyorum.
insanlar demiştik değil mi. kaçıyorum. anlam yüklemeler. emeğin yüceliği de var tabii. mesela artık bir romanı 2 günde okuduktan sonra yazarının çektiği sıkıntıları düşünmek yok. emile zola madencilerle röportajlar yaparken ebesini siktirmişse banane. sıradan bir tüketiciyim artık. bi karikatür var, çok gülmüştüm ona. neyse önemli olan o değil, 20 yıla kalmadan parlak bir kafaya sahip olacağım. gerçek anlamda. dökülüyorlar. anladın sen.

jim morrison diye bir adam var biliyor musun, 3 temmuz 71'den beri pariste yatıyor. bir de jeff buckley var. onu geç de bir yavuz çetin var. kategorizasyon dalında nobel alabilirdi biraz daha yaşasaydı. ama ben itiraz ederdim. biraz daha yaşasaydı keşke, kim olduğumu bir de ona sorardım. belki beraber uçardık köprüden aşağıya. benimle uçmak ister misin diye sorabilirdi. şarkı o zaman gerçekten anlamlı olabilirdi. bir insan köprüden aşağı kaç saniyede uçabilir ki? jim morrison diye bi adam var ama. yaşamış, ölmüş.

21 Şubat 2012 Salı

gün batımında kızarmış kızılderililer,
güneşi göremeden taşaklarından tavana asılmış zenciler.
şişman kadın şarkılarındaki gibiydi hayat,
ilişkilerse katmandu ekmeği kadar bayat.
*beyaz tavşan gelmeden*
durmak, susmak, devam etmek değildi çözüm.
bir paket sigaraya ya da bir bardak çaya tavdı özüm.
öldüm, doğdum, büyüdüm
sen sus, sen doğur, sen savaş, sen öldür.
*beyaz tavşan gelmeden*
aptal bir espri kadar kokmuş bir orospuyu da sen öldür.
methten kokan bağırsakları,
alkolle sulanmış bir mideyi.
sigarasızlıktan titreyen parmakları,
soğuktan morarmış ayak tırnakları.

hepsini jülyen doğra ve kaynat bir kazanda,
tabağı süsle mario'nun mantarlarıyla.

beyaz tavşan gelmeden.. beyaz tavşan gelmeden.

annene sorma hangisi diye,
aldırma, o artık annen değil diyene.
25 kiloluk bir baltayla intihar etmenin imkansızlığını bırak yere.
istersen baltayla birlikte atla dördüncü kattan buz tutmuş zemine.
beyaz tavşan gelmeden.

dökülen süt dişlerinden fazla adam öldürdün,
beyaz tavşan duymamıştı olanları ama sen, geri döndün.
tavşan dişlerin sallanıyor.
beyaz tavşanın eli kulağında, bu sefer sana geliyor.

kaç! koş! nefes nefese kalana kadar,
zaten ne kalmış şurada,
yaşayıp yaşayabileceğinin hepsi, beyaz tavşan kokunu alana kadar.

18 Şubat 2012 Cumartesi

eşkiya 1996

----------tamamı spoiler------------



o nasıl bir finaldir öyle. sahne aralarındaki akıcılığı, hikayede kopukluklar olmasına rağmen bir bütün halinde devam etmesi, ışığın o zaman teknolojisine rağmen çok başarılı kullanılması v.s. v.s. v.s. söyleyeceklerim bunlar değil. o nasıl bir finaldir.


bu güne kadar yeterince yazılmış çizilmiştir zaten. bundan sonra o yazılan çizilenler üstüne bir şeyler söylemem laf-ı güzef olur. diyeceğim tek şey o nasıl bir finaldir. bütün çocukluğun ve ilk gençliğin güneydoğuda geçiyor. ağaya başkaldırıyorsun. dağa çıkıyorsun. eşkiya oluyorsun namın yürüyor. yol kesip haraç alıyorsun. bir de seviyorsun elbette. sevdalısın. aşıkların türkülerine meze olacak kıvamda bir sevda. ama bununla da bitmiyor, aynı kıza sevdalı olan başka biri var. seni gammazlıyor, tam 35 yıl yatıyorsun içeride, dile kolay. sonra bir gün çıkıyorsun. gidiyorsun köyüne. fırat yükselmiş köy möy kalmamış geride.

sevdalı olduğun kadını 35 yıl sonra istanbul'da buluyorsun. polislerle çatışıyorsun. havai fişekler patlıyor gökyüzünde. eski zaman eşkiyalarını hatırlıyorsun. onların yanındaki yerini almak üzere gidiyorsun çatının kıyısına. polisler bütün mühimmatlarını üzerine boşaltmışlar zaten. kalbura dönmüşsün. geliyorum keje deyip kendini boşluğa bırakıyorsun.

böyle bir final. bana göre, şener şen'in kariyerinin zirvesidir o kendini boşluğa bıraktığı an.

17 Şubat 2012 Cuma

5

"evet. nihayet."

uyandı ve bu iki cümleyi, iki kelimeden oluşan iki ayrı cümleyi kurdu güç bela. akşam olmasına yakındı ya da güneş yeni doğuyordu. kim bilir? bir kaç hafta önce aldığı kedinin leşi kokalı çok olmuştu. kısacası ev leş gibi çöp insan pisliği ve kedi leşi kokuyordu. bir de her tarafta gezinen, insanın derisini kedi götüne çeviren pireler.

"nihayet"

güç bela kalktı yattığı yerden. kaşınıyordu. banyoya neredeyse sürünerek gitti. aynadan geriye kalan parçalara bakarak yüzünü bulmaya kendini görmeye çalıştı. saçları biraz uzamış. tutabileceği kadar uzundu. vücudunun geri kalanını olduğu gibi yüzünü de kemiren, kanını emen pirelerden dolayı yüzünde de yaralar vardı. boynunda çok fazlalardı. sol gözünün altından şakağına kadar mosmor bir yumruk izi vardı. kaşı açılmış, dikiş gerektiren bir yarayı sadece tamponla kapatmaya çalışmıştı. dolayısıyla yüzünün solu pıhtılaşmış kan yüzünden gerginleşmişti. kendini koklamayı denedi, neredeyse kusuyordu.

sahi ne kadar olmuştu? ailesini kaybedeli, evi ve antikacı dükkanını satalı ne kadar olmuştu. kocası onun son halini tahmini olarak bir hafta önce görmüştü. bir daha da görmek istememişti. üstelik giderken de görüşmemek üzere demişti. paramparça aynanın üçgen parçalarından birini sağ elinin parmaklarını parçalayarak çıkardı. küvete yöneldi. başı dönüyordu fakat bu sefer olacaktı. nihayet...

suyu açtı. hala sıcak su vardı. bu iyiye işaret. kedi kokusu gerçekten midesini bulandırıyordu. suyu henüz bir kaç santimetre bile yükselmemiş küvetin içine girdi. ayaklarını gıdıklıyordu akan su. neyse ki gülecek hali yoktu. su ayaklarını kapatacak yüksekliğe ulaşmıştı bile. elindeki üçgen ayna parçasından gözlerine baktı. ışık yoktu. parlamıyordu. zaman gelmiş olmalıydı.

kırık ayna parçasını bileğine tüm gücüyle bastırdı. ayna parçasının değdiği yerden damla damla kan akıyordu. gözlerinden de acıdan olmadığına inandığı farklı, başka gözyaşları akıyordu. korku da değildi. sadece yaşamak güzeldi. evet, çok güzeldi. elleri titremeye başladı. vakti gelmemiş de olabilir. ama gözlerindeki ışıltı gitmişti. bütün gücüyle aynayı kendine doğru çekti. gördüğü şeyden kendisi de korktu. derisinin altında lifler ayrılmış damarlar paramparçaydı. hatta sinir olduğunu sandığı garip garip şeyleri bile görebiliyordu. kusmamak için zor tuttu. hani, poetic olmalıydı her şey. keşke mum da yaksaydı. su sıcaktı ama kulaklarının arkasından başlayan ürperme bütün bedenine yayıldı. keşke mum yaksaydı dedi kendi duyabileceği kadar yüksek sesle. kırık ayna parçasını tutan eli daha çok titredi ve ayna yere düşüp onlarca parçaya ayrılırken küvetin suyu şimdiden kıpkırmızı olmuştu. sonrası soğuk. sonrası karanlık.


ev sahibi, kira hesabına yatırılmadığı için 17 gün sonra kapıyı kendi anahtarıyla açıp kokuyu alır almaz durumu anladı ve direkt polisi aradı. kimi kimsesi yoktu. onu daha önceden tanıyanlar polis onlarla iletişime geçtiğinde tanıdıklarını inkar ettiler. kocası ölüm haberini aldığında bunu sanki bir fincan kahve ısmarlıyormuşçasına oldukça sıradanmış gibi kabullendi. cenazesini almaya gelen olmadığı için ailesinin, fiddler'ların yanına değil kimsesizler mezarlığına gömüldü. denizi gören, hava sisli olduğunda ve sis şehire doğru ilerlerken sisin kaynağıymış gibi duran bir mezarlık. yanı başında hurdalık olan bir mezarlık. bir kayın ağacının yakınındaydı amanda fiddler'ın mezarı. mezar taşının hizasından deniz görünmüyordu biraz zıplamak gerekirdi denizi görebilmek için ama deniz kokuyordu. dul bayab schmitt'in kaçak siyah kedisi hurda yığınları arasında bir görünüp bir kayboluyordu. hava yosun ve motorin kokuyordu. hemen karşısındaysa hurdalığın tellerine dayalı eski tarz metal bir tabela vardı. "antiques of broken dreams"

hurdalığın içinde bir yerlerde iğrenç derecede kalın adam sesi levyeyi getir diye bağırdı. boyundan büyük levyeyi taşıyan üstü başı yağ içindeki çocuksa önce peki diye haykırdı ardından içinden hassiktir dedi.





-------

14 Şubat 2012 Salı

4

"gitmeli. ama nereye? uzaklaşmalı. ama neyle? bir yerde durmalı. ama nasıl? bir gün boyunca susmalı. ama kiminle? yalnız? nereye kadar? nasıl? neden?"

bütün sorular zihnine akupunktur iğneleri gibi saplanırken, her birine bir cevap uydurmak kolay olmuyor. doğru cevabı bulamıyor zaten ama en azından canını yakan iğnelerden bir süreliğine kurtuluyor."neden?" sorusu ise karıncalanma hissini tetikliyor. beyaz elbisesi artık gri-siyaha dönmüştü. onu tekrar giymek istemiyordu. sadece, arkasında bırakmak, sadece bırakmak ve devam etmek istiyordu. bir yerlere gitmek, uzaklaşmak ve mümkünse unutmak. neden sorusunu dahi unutubilmek istiyordu. zamanın bir şeyleri geçiştirmektense öldüreceğini bildiğinden dolayı, beklemenin mantıksızlığının farkında. zaman öldürüyordu. ve gri-siyaha dönmüş beyaz elbisesinin üstündeki sarımsı kusmuk lekeleri gibi lekeler bırakıyordu tebessümlerde. o şeyler olduktan sonra tebessümler biraz daha acı, en sevdiğin yemek biraz daha az lezzetli oluyor. hatta mümkünse şehir dışına, çöle yakın bir yerlerdeysen gökyüzündeki milyarlarca yıldızı göremiyordun, gökyüzüne boş boş baktığında.

kafası yeniden kaşıdı. siyahımsı bir renk almış sağ elinin parmak uçlarıyla yavaş yavaş masaj yaptı çıplak kafasına. garsonun onun masasına doğru geldiğini gördü. görmezden geldi önce. garsonun attığı her adımda, sert topuklu ayakkabılarının çıkardığı o iğrenç ses deprem etkisi yapıyordu küçük kafede. birinci adımda vitrinlerdeki tuhaf fincanlar devrildi. ikincisinde vitrinler parçalandı ve cam parçaları insanların bedenlerine saplandı. üçüncü adımda ekspresso makinası havaya uçtu ve makinadaki kahvenin tamamı sıcak su haznesindeki suyla beraber cam parçalarıyla yaralanmış bedenlerin üstüne, bir haçlı kuşatmasındaymışlar da burçlardan üstlerine kızgın katran dökülüyormuşçasına saçıldı. dördüncü adımda garson önlenemez şekilde uzadı ve genişledi. kafası çoktan tavanı delmiş ve kiremitleri ahşap kolon ve kirişleri zavallı insanların üstüne indirmişti. beşinci adımı atmak üzereydi. artık kaçmak için bile çok geçti. kafasının üstüne inmek üzere olan devasa ayakkabıyı gördü. kaçamazdı. gidemezdi. bir neden de yok zaten dedi kendi kendine. elleri deli gibi titriyor, sapsarı, kasılmış bir halde bir kaç nanosaniye sonra kafasını ezecek ayakkabıya bakıyordu.

-bayan? bayan? iyi misiniz? yardım çağırmamı ister misiniz?

etrafına baktı önce. sonra garsonun korkmuş gözlerine baktı. adam gerçekten korkmuştu. dizleri birbirine vuruyordu.
-iyi misiniz?
yerde yaralı insanlar yoktu. kahve makinası olduğu yerde duruyordu. vitrinler yerli yerindeydi. bazılarının köşeleri tozluydu. gün ışığında kendini gösteren iğrenç bir toz. elleri titremiyordu. terlemişti.
-iyiyim. teşekkürler.
boş gözlerle ona bakan garsondan hesabı istedi. az önce bir saralı gibi kıvranan kadının kendine geldikten sonra nasıl bir anda normal davrandığını görmek her gün görebileceği bir şey değildi elbette. hesabı ödedi. 5 amerikan doları bahşiş bıraktı masaya, kahve fincanının yanına ve dışarı çıktı.


gene sis. gene rögar kapaklarından fışkıran şehrin bokunun buharı... gene yağmurdan kaçmaktan yorulmuş bir kuytuya sığınmış evsiz. neden her şey bu kadar dramatik. neden? yağmur yağmuyor ama gök gürültüleri duyuyordu. fısılıtıyı duyuyordu.

"riders on the storm, the killer on the road."

elleri titremeye başlayacaktı ki kocaman bir yağmur damlası burnuna çarptı ve gökyüzünden gelip kadının burnunda yolculuğuna son verdikten sonra milyarlarca parçaya bölünüp bir kısmı yere, bir kısmı havaya bir kısmı da kadının yüzüne dağıldı.

böylesi sisli bir havada yağmur yağmamalıydı... işte şimdi dramadan ziyade trajikomiğe girmişti durum. sahi kaç gün geçti? otobüs durağına doğru yürüdü ağır adımlarla. bi adam ona kasten omuz attı yolun yarısındayken. epey sarsılmıştı ama ona omuz atan orospu çocuğuna karşılık verecek durumda değildi. sallana sallana durağa kadar gitti. kendini duraktaki banka bıraktı. gözleri kapanıyordu. en son 3 gün önce uyumuştu. tekrar uyumalı. hayır! bu sefer nedenler nasıllar yok. sadece uyumalı. uyanmama dileğiyle de olsa, hiç bir şey düşünmeden de olsa, sadece kendini temiz çarşaflara bırakmalı ve gözlerini kapatmalı. evdeki çarşaf bok kokuyordu.

gözlerini açtı. tam o anda bir otobüs kapılarını kapattı. o daha ne gördüğünü bile anlayamadan otobüs hareket etti. 20 dakika daha bekleyemezdi orada. 20 dakika içinde ya uyurdu ya da uykusuzluktan ölürdü. yıllar önce okuduğu bir kitabı hatırladı. nazi'lerin yahudiler üzerinde yaptığı deneyler üzerine derleme bir kitaptı. bir insan tam iki hafta uyumadan durabiliyormuş nazilerin deneylerine göre. küfür etme ihtiyacı duydu. tek sorun hiç bir şey yapamamak değil bir şeyi düşünemeyecek kadar güçsüz oluşuydu o anda. önce sağına baktı. ona omuz atan adam yanında bir kaç kişiyle onu göstererek gülüşüyorlardı. ağzı açık bir halde boş gözlerle onlara bakmaya devam edince adamların gülüşmeleri kahkahalara döndü. soluna baktı. ışıklı bir tabela takıldı gözüne. sisli havaya rağmen işini yapıyordu tabela;
"hotel"

sallana salana otelin kapısına kadar gitti. güç bela kapıyı açtı ve neredeyse sürünerek resepsiyona ilerledi. kimse yoktu. o uyduruk zillerden de yoktu resepsiyonda. bir şeyler söylemeye çalıştı ama boğazından çıkan tek şey anlamsız hırıltılardan ibaretti o anda. ayakta uyuklamaya devam etti bir süre daha. görüş alanına kel bir adam girdi. adamın dediklerini anlamıyordu. hem şivesi çok bozuktu hem de kelimeleri anlamasına rağmen birleştirdiğinde anlamsız cümleler ortaya çıkıyordu. bir kaç saniye çantasını karıştırdıktan sonra adam kimliğiyle beraber bir tutam para uzattı. adam bir şeyler söyledi, önündeki bilgisayara bir şeyler yazdı manasız bir kaç saniyelik beklemeden sonra anahtar askılığından bir anahtar kaptı ve kadına yolu gösterdi. kadın anlamıyordu. gerçekten hiç bir şeyi anlamıyordu. kadının koluna girdi. merdivenleri çıkmasına yardımcı oldu. birinci kata geldiklerinde merdiveni terkedip koridora yöneldiler. yürümeye devam ettiler ve soldan ikinci kapının önünde durdular. adam kapıyı açmak için kadının kolunu bıraktığı anda kadın yere yığıldı. sağlam bir küfür ettikten sonra kapıyı açtı. kadının kollarından tutup kaldırdı. ve yatağın üstüne attı. bir bacağı yatağın dışındaydı o anda ve boynu çarpık bir açıyla duruyordu. elbisesinin eteği yırtık, sağ kolu bileğinden dirseğine kadar soyulmuş ve akan kanlar kurumuştu.  onun o haline baktı önce. sonra bir küfür daha edip kapıyı çarptı ve işinin başına döndü.

7 Şubat 2012 Salı

3

5 yaşında saçları kısacık kesilmiş beyaz elbiseli bir kız çocuğu kırmızı pinokyo bisikletinde, amerikan rüyasını taklit etmeye çalışırken yolda kalmış bir avustralya banliyösünde sıcağa, sivrisineklere ve altında kalabileceği herhangi bir stationvagon arabaya aldırmadan pedal çeviriyordu. yolun hemen kenarıdan yaz sıcaklarıyla kavrulmuş çimlerin üstünde saçlarının büyük bir kısmı aynı anda dökülmüş bir adam çok çok eski ahşap tripodlu körüklü bir fotograf makinasıyla bunu kaydetmeye çalışıyor, her seferinde başarısız olmasına rağmen kızının önünde bağırıp çağırmaktansa öfkesini içine atıp tekrar, tekrar deniyordu ve her seferinde kız soruyordu "gene mi olmadı baba, gene mi olmadı baba?" adam sadece sinirli sinirli gülümsüyor ve kızını korkutmamak için kendi kendisiyle mücadele ediyordu. dördüncü denemesinden sonra bir kadın hızlı adımlarla evinden çıktı ve fotograf makinasının yanına gidip adama "eğer fotograf çekmek istiyorsan önce objektifi açmalısın bay... fiddler." dedi. parmaklarının zarif hareketleriyle objektif kapağını gevşetti, ani bir hamleyle çıkardı sonra adamın eline tutuşturup eve hızlı adımlarla, uçarcasına döndü. 1988 yılının o yazından geriye hatırlanası ve fotografı çekilesi tek şey kısa, sarı saçlı beyaz elbiseli çocuğun bisiklete binmeyi öğrenmesiydi aslında fiddler ailesinde. zaten fotograf da devasa aile albümündeki yerini aldı.

"88 yazı, amanda'nın ilk pedal atışları"
aslında o fotograf çekilmeden önce babası fotografı çekmeye çalışırken kilometrelerce pedal çevirmişti belki amanda ama şiirsellik açısından derdi annesi... her şey poetik olmalıymışçasına yaşardı ve etrafındakileri de manipüle ederdi bu konuda.

ortalığı kasıp kavuran itfaye sirenini duyar duymaz sıçradı ve kendine geldi amanda. burger king'in iğrenç restorantlarından birinde soğumuş kauçuk kıvamındaki patatesi sade yemeye çalışırken bir yandan kusmamaya çalışıyor bir yandan da hatırlıyordu. daha doğrusu hatırlamak için gerçekten çaba sarfediyordu. hatırladığı en eski şeyse ilk bisikleti ve babasının fotograf çekmeye çalıştığı gündü. o günden önce koskoca 5 yıl vardı ve inanamıyordu... hayır, o beş yıl boyunca neler yaşadıklarını hatırlamıyor oluşuna değil daha önce nasıl oldu da hiç sormadığına inanamıyordu. hala annesi babası hayattayken... bol üç noktalı romanlar gibi olmuştu şimdi onun durumu. sürekli zoraki bir dramatizasyon. çevresindeki her şey, herkes bir şeyleri hatırlatmak çabasındaymış gibi. iki belediye işçisi super size whopperlarını tüketmekle meşguldü ve şişman olan daha da şişman olanına sordu önce;

-hey sabah haberlerini izledin mi, dünyanın en çocuk kalpli ihtiyarları farklı zaman dilimlerinde olmalarına rağmen dörder saat arayla ölmüşler.
-ee noolmuş?
-hayır, ölmüşler yani.
-ee?
-...

her şey ve herkes dediği şey bu denli acımasız olmamalıydı, ama "shit happens" felsefesini takip eden ve benimseyen biri için fazla kafasına taktığını düşündü. evet, anne babasının ölümü onu bu denli etkilememeliydi. heey!! zaten insanlar doğup büyüyüp çoğalıp ölmez mi?! anne ve babasının çoğalmasının bir ürünü olması bile yeterince tiksindiriciydi. yani... anne ve babası sevişiyorlardı. buruşuk dudaklarıyla birbirlerini öpüyor, sarkık sarkık yatakta yuvarlanıyorlardı. bu sefer midesi buruşuk ve sarkık ihtiyarlardan değil kendi iğrençliğinden bulandı. bir öğürtü kapıdaydı ve kamufle etmesi gerekiyordu. koşar adımlarla lavaboya gitti. mezbaha bile daha temizdir diye düşünüyordu ki koyuverdi ne varsa. çıkanların büyük bir kısmı klozetin dışına fışkırmıştı. ayakları da iğrenç haldeydi. ama gerçekten tuhaftı bu, kusmuğu bile sigara kokmaya başlamıştı. bir şeylerin bokunu gerçekten çıkardığının bilincinde olan insan ciddiyetiyle sildi ayakkabılarını üçüncü kalite tuvalet kağıdıyla. elini yüzünü yıkadı, kağıt havluyla kurulandı ve tuvalete girdiği gibi çıktı.

hızlı hızlı yürürken ve kapıdan gelen hava akımıyla normaldekinden daha çok bir hayaleti andırıyordu. polisin ibret olsun diye yayınladığı, methamfetamin kullanıp vücutlarını mahvetmiş insanların fotograflarındaki gibiydi neredeyse. son 8 günde çok fazla zayıflamıştı, yüzü neredeyse beyazdı. aslında beyazdan daha çok gri gibi. yanakları çökmüş ve sarkmış, bacakları inceydi. tek fark hala dişlerinin yerinde oluşuydu. hızlı, koşar adım yürürken de süzülen bir hayaleti andırıyordu. aslında yerel halk onun hakkında bir efsane çıkarsa abartı olmazdı gerçekten.

gene akşam. bu gece dramatizasyon olmamalı diye düşündü. düşünmeyi dahi düşünmeyecekti. sadece içecek. sonra biraz daha içecekti. böyle bir ucubeyle birlikte olmayı düşünecek biri olursa da tanımadığı bir adamın penisini içine sokmasına izin verecekti. sırf değişiklik olsun diye yapacaktı bunu. bu gece bir şeyler gerçekten yıkılacaktı hayatında ve o enkaz içinde yeni bir şeyler kuracaktı. lego gibi, ama daha basit. legolarla bir şey inşa ederken hayal gücüne ihtiyacın var. gerçek hayattaysa biraz fazla alkol alıp oluruna bırakmak yeterli. en azından denemeliydi. legolarından öğrendiği kadarıyla da bir şey yapmak istiyorsan eğer, öncelikle bir önceki yaptığın eseri yıkmalısın.

körfez caddesinin ortalarında bir yerde ara sokaklardan birinde bulduğu ikinci sınıf bir bara tabiri caizse dalarak girdi ve kendini bar taburelerinden birine attı. bardaki aynadan masaları saydı fakat mekanın L şeklinde oluşundan dolayı diğer kısım hakkında sadece tahmin yürüttü. saydığı sekiz masa vardı, altısı doluydu. diğer tarafta da en fazla dört masa vardır. en fazla altı. onların da en fazla ikisi doludur. insanlara bakmadı bile. insanlar ona bakıyordu fakat o farketmedi bile. barmenin sorarak bakan gözleri gözleriyle kesiştiğinde vodka dedi. shot mı dedi barmen. cevap vermedi. bi shot bardağı çıkardı. doldurdu ve önüne itti. kadın çantasından çıkardığı bir avuç amerikan dolarından bir banknotu çekti ve bara koyup barmenin önüne itti. şişeyi bırak dedi.

altıncı ya da yedinci shottan sonra o malum bulantı hissi gene oturdu yutağına. bu sefer gerçekten hiç bir şey düşünmemişti ama. sadece vodka vardı aklında. sadece vodkayı bardağa doldururken o loş ışıkta ışığın bardak üzerindeki dansını izliyor ve takribi dörder dakikalık aralıklarla bardağı kafasına dikiyordu. artık yanmaya başlamıştı. barmen tekrar geldi, iyi olup olmadığını sordu ona. kafasını kaldırdı ve doğrudan gözlerinin içine bakmadan, "sence nasılım?" diye sordu.

-giderim var mı sence? güzel miyim saçlarım olmadan?
-üzgünüm, saçsız halinizi bilmiyorum. bir yorum yapmam doğru olmaz.
-öyle mi?
-...

elinde vodka şişesiyle, sigara dumanlarını ve kusmuk kokusunu kapı açıldıkça şehrin üstüne kusan, günah kokan çocuklarını midesine indiren, beyaz kadından naneli sakıza kadar her türlü ticareti yapmanın mümkün olduğu mekanın kapısını açtı. bir kaç adım attıktan sonra boşluğa fırlattı şişeyi. gözlerini kapattı ve gökyüzüne baktı. şehrin ışığı yanan odalarından birinde bir kadın çocuğunu azarlıyordu,

-eğer bir daha o kelimeyi kullanırsan seni babana şikayet ederim ve 18 yaşına gelip koskoca adam olana kadar bir daha asla dışarıya çıkamazsın.
çocuğun yüzü kasıldı, kaşları çatıldı ve pürüzsüz cildinde yaşlılara has o derin kırışıklıklar belirdi bir anlığına sonra düşündü,"nasıl olsa beni okula göndermek zorundalar". önce bir kahkaha, ardından çocuk ciğerleri elverdiğince haykırarak;
-hassiktir!

kadının çocuğa bir kaç tokat attığını duydu. gülümsüyordu, baş dönmesine engel olamadı. kendini yere bıraktı. köpek pisliği ve insan kusmuğu kokuyordu zemin. sol elinin üstüne düşmüştü. dut gibi sarhoş olmasına rağmen gerçekten canı yanıyordu, acıdan hakim olamadığı bir göz yaşı aktı. çocuğun haykırarak küfür ettiği küfürden sonra yarım kalmış bir tebessüm vardı yüzünde. birazdan yavaş yavaş soğuyup gidecek bir tebessüm. bileği değil. gözyaşı. işte bu gerçekten ilginçti. uyku vaktinin geldiğini düşündü. eğer caddeye çıkabilirse, daha fazla bir tarafını kırmadan, tecavüze uğramadan ya da gasp edilmeden evine gidebilirdi. sağ elinin desteğiyle ayağa kalktı. işte şimdi gerçekten başı dönüyordu, caddeye çıkan ara sokağa doğru yöneldi, eğer hızlı adımlarla giderse daha az yalpalayacağını düşündü. hızlandı ve mümkün olduğu kadar az yalpalayarak, iki ara sokağın kesiştiği minik bir dörtyoldan geçerken, market arabasına abuk subuk ne bulduysa dolduran bir adam gördü onu;

sarı sokak lambası bir koni gibi aydınlatıyordu dörtyolu. bir kedi koşarak ters istikamete gidiyordu, bir rögar kapağı şehrin pisliğinden buharlaşanları gökyüzüne bırakıyordu ve siyah elbisesi dizlerine kadar gelen saçsız bir kadın sokağı uçarcasına geçiyordu. fotograf karesi gibi saplandı adamın kafasına o an. güçlükle nefes aldı, elinden geldiğince teslis inancına uygun bir istavroz çıkardı kekeleyerek. sonra köpeğine dönüp;

-sen de gördün değil mi bunu? evet sen de gördün, siz köpekler her zaman görünmeyen bazı yaratıkları görebilirsiniz.. aman tanrım. aman tanrım, kimse inanmayacak şu gördüğümüze.

esaretin bedenlerden, pamuk tarlalarını ıslatan terden buharlaşıp, kurumuş dudaklardan dökülen hali kesinlikle bu. beyaz adamlar hükmediyor, çok sıska ya da çok şişko beyaz adam güç simgesi winchester tüfeğiyle at üstünde, şeytanın müziği olan beyaz giysili siyah adamların müziğine katlandığı için maaş alıyordu. bu yolla kazandığı parayla ailesine bakıyordu. fakat ne siyah adam ne de beyaz adam bunun bir kaç on yıl sonra parlak sahnelerde söylenecek blues olduğunu bilmiyordu. tıpkı yıllar sonra rock müziğe aynı şekilde yaklaşacaklardı. "şeytanın müziği"

aslında tam olarak siyah değil. beyaz ve renkli olarak ayrılıyordu insanlar o dönemlerde. halka açık musluklarda tuvaletler ve toplu taşıma alanlarında da açık bir şekilde belirtiliyordu zaten, white ile colored farkı.
on yıllar geçti, blues beden buldu. ray charles oldu. bir kaç on yıl sonra da blues fanatikleri şeytan olarak nitelendirilmiş müziğin savunucuları bu sefer rock için aynı muameleyi yapacaklardı.

tuhaf aslında. onlar sadece şarkılarını mırıldandılar. mississipi'de ya da teksas'ta dört kişinin aynı ağaca balta sallaması gibi işlerde ise ritm tutmak hayati bir önem kazanmıştı. o şarkıyı söylemezse ya da ritmi kaçırırsa en iyi ihtimalle kendi ayağını, bir diğer ihtimalle de yanında ter döken arkadaşının ayağını asgari 15 kiloluk bir baltayla biçmesi oldukça olağandı.

hayır mesele bu adamların söyledikleri şarkıların evrilip blues olması, ondan sonra rock'n roll kültürünün doğması ve ona paralel gibi hareket ediyor olarak gözükse de pop'un parlaması ve ardından siyah adamın son bombası olan hip hop'ın doğması... ilginç olan bir yerlerde sürekli birileri bir şeyler mırıldandılar. bu hapishane kalkınma fonu tarafından kiralanan bir pamuk tarlası da olabilir ya da beşinci sınıfın da altı bir bar olabilir. "detroit 313"te herhangi bir sokak arası ya da izbe bir depo da olabilir. birileri böyle yerlerde bir şeyler mırıldandı ve o şey bir şekilde pazarlandı. önce şeytan dedi insan tanımadığı şeye. tıpkı ülkemiz seksenlerinde her şeye anarşi ya da terörizm dendiği gibi, ardından benimsendi.

bunun pazarlamasını yapan adamları gerçekten merak ediyorum. onu da geçtim, ritmleri "ben afrika'yım" diyen bir "şey"i beyaz adama nasıl sevdiriyor. ilginç. oldukça ilginç.

4 Şubat 2012 Cumartesi

2

hala üzerindeki beyaz elbiseyi çıkartmamıştı ve sarı saçlarıyla bir papatyayı andırıyordu sisli caddede. körfez gelen motorin ve yosun kokuları yükselmiş, bütün şehri kaplamıştı, kadim ruhların ziyaretlerini andırırcasına. koskoca caddede, sabahın o saatinde güneşin son tedirginliklerinde bir evsizden başka kimse yoktu, bir de o işte. evsiz adam mağlup olmuş bir tapınak şovalyesi gibi, paslı zırhı paramparçaymış gibi, kırık dökük ne kadar anısı varsa içine doldurduğu kumaş torba kılıcıymış gibi yerde sürükleyerek, adeta sürüklenerek yok oldu sisin içinde. gölgeler vardı sisin içinde, bir belirip bir yok olan. yok olanlar daha çoktu şimdi. güneş nihayet son bir defa daha silkelendi ve şehir uyandı.

gözaltları mosmor, sarı saçları karman çorman ve yağlı, elbisesi kirli beyaz birinin topukları kırılmış ayakkabıları bir elinde, bir şampanya şişesi diğer elinde çoraplarının altı yürümekten parçalanmış bir halde güneş tam yüzünü gösterdiğinde ve gölgeler yok olduğu o anda ara sokağa girdi. dün gece kiminle ne yaptığını tam olarak hatırlamıyordu. aslında tam olarak hatırladığı tek şey anne babası öleli tam bir hafta olduğuydu. 28 yaşındaydı. bir hödükle evliydi. çocuğu olmuyordu. bir zamanlar beyaz olduğu artık sırıtmayan, beyaz/gri küçük bir çantayı karıştırdı ve anahtarlarını bulabildi. apartmanını giriş kapısını açtıktan yere bıraktığı ve hoşaf kıvamına dönmüş eliyle ısıttığı şampanya şişesini yerden almaya tenezzül etmedi. sallanarak merdivenleri çıktı. ikinci kattaki soldaki kapının önünde durdu. neredeyse ilahi bir kuvvetle doğru anahtarı buldu ve şampanya şişesini apartman girişinde unuttuğunu hatırladı. "ne ilginç" dedi önce. duraksaması duraklamaya ve nihayet "durmaya" dönüştü. merdivenlerden aşağı baktı. apartmanı dinledi önce. apartman uyanıyordu ve o biliyordu. eğer şişe almaya inerse aşağı asla yukarı çıkamayacaktı. bir öğürme daha geldi sabah saatlerine kadar zehirlenmiş midesinden. ne yaparsa yapsın yere kusmamalıydı, hele evin içine hiç kusmamalıydı. 28 yıllık hayatında kusmuk temizlemekten daha iğrenç bir şey görmemişti. sonunda kapıyı açtı. içeri girer girmez ayağıyla kapattı. daire sigara kokuyordu, her şey olması gereken yerdeydi. midesinde bir şeyler karıştı, zamanı gelmişti. koşarak tuvalete gitti. 15 dakika boyunca durmadan koşmuş gibi soluk soluğaydı klozete sarıldığı anda. bir nefes aldı. tuvalet gerçekten bok kokuyordu. içinde ne varsa bıraktı kendini dışarıya. o kadar çok öğürdü ki bir süre sonra bağırsaklarını ağzında hissetmeye başlamıştı. kusmuk olmuş saçlarını gözünün önünden çekti güç bela sifonu çekti ve bıraktı kendini soğuk zemine.


baş ağrısı... son yedi gündür-acaba gerçekten yedi gündür böyle miydi? gerçekten yedi gün mü geçmişti?- baş ağrısı çekiyordu her sabah. kendisini uyandıran şeyin ne olduğunu gerçekten merak ediyordu, sadece uyumak istiyordu. değil kafasını kaldırmak hareket bile edemiyordu. acaba parmaklarını hareket ettirse kırılırlar mıydı? gözleri yanıyordu. gerçekten yanıyordu ve yüzü sıcaktı. ılık bir sıcaklık, öyle yakacak kadar değil. açtı gözlerini. doğan güneşe ilk defa küfür etti bugün. tuvalet penceresinden geçen ışık hüzmesi tozlu ve sigara dumanlı dairesinin tuvaletinde kiliselerdeki aziz resmin andıran bir hareyle başına geliyor, gözlerini kamaştırıyordu. oysa o gözlerini açamıyordu. st. george baptist kilisesi başpapazını hatırladı şimdi. ismini bilmiyordu. sadece yüzünü hatırlıyordu. onunla kesinlikle yatmam diye düşündü. düne kadar dört yıldır evliydi. aralık gözleriyle parmaklarını kontrol etti. sağ elinin parmak uçlarından dirseklerine kadar çamurdu, sol eli ve bileği de bir yere çarpmış biraz morarmış hatta kanamıştı da. saçlarına götürdü ellerini. bir sertlik geldi önce. biraz kaşıyınca, yanı başına dökülen bir zamanlar midesinde olan yarı öğütülmüş mezeden geriye kalanlar olduğunu tiksintiyle farketti. annesi geldi gene aklına. saatlerce beraber şarkı söylerlerdi, bir defasında televizyonda bir amerikan kanalında duydukları "cape town lady singing" şarkısını tam bir hafta söylemişlerdi. tam şu anda her şey yapabilirdi aslında. intihar edebilirdi, mastürbasyon yapabilirdi, kafasını bayılana kadar küvete vurabilirdi, sıcak bir duş alabilirdi, bir torbacıdan kokain alabilirdi.. aklınıza ne gelirse, her şey işte! ama gülmemeliydi. şu anda gülmemeliydi. bu düşünce daha da beter güldürmeye başladı onu. histerik kahkahalarıyla çınlıyordu dar ve uzun banyo. ağlamadan hemen önceki o ana kadar güldü ve kahkahaları başladığı gibi kesildi.

gözlerini tekrar açtı. ışık hüzmesi şimdi saçlarındaydı. saçlarına bulaşmış çamur kan ve kusmuk daha da belirgindi şimdi. 4 yıllık evliliğinde sadece bir defa kocasıyla birlikte oluşlarını hatırladı. kabus gibiydi. 4 yıllık evliliğinin 3,5 yılını kocasını aldatmakla geçirdiğini hatırladı. o anda orada bulunmaması gereken, gerek ruh haliyle gerek arka fonla hatta gerek kafasının içinde çalan fon müziğiyle alakasız, bulunduğu duruma ve ruh haline uymayan bir damla gözyaşı... yanağından akmasına izin verdi. silmedi.çenesine kadar aktı. bunu gerçekten görmek istiyordu. kalktı, aynaya baktı. gördüğü kendisi miydi acaba. kurumuş çamur ve kan arasında kendine yol açan gözyaşı geçtiği yeri ıslatmış, çamur tekrar kıvamlanmıştı. çamur kana karışmış garip bir desen olmuştu sol yanağında. saçlarına dokunamıyordu o anda, kendisini gördüğü anda. ecza dolabını açtı, bütün fevriliğiyle omuzlarına kadar gelen sarı saçlarını otuz saniye gibi oldukça kısa bir süre içinde biçti. çıplak kafasından akan kan kaşlarına kadar geldikten sonra gözyaşlarına karışıyor ve çenesinden lavabonun içine damlıyordu. makas elindeyken elbisesini de parçaladı attı. iç çamaşırı gene yoktu. dün gece ne yaptığını hatırlamıyordu. hala hatırlamıyordu. güç bela kendisini küvete attı. suyu sonuna kadar açtı. soğuk tazikli suyun altındayken bile kafası yanıyordu. kafasından akan kan küvetin içinde garip şekiller oluşturuyordu ve şimdi soğukta titremeye başlamıştı. su mu ısınıryordu yoksa kafasından akan kan mı artmıştı anlamadı. mavi küvetin içinde hareket eden kanların garip şekillerini izlemeye devam etti bir süre daha.

neden sonra, birden küvetten çıkmaya karar verdi. temiz değildi, sadece biraz ıslanmıştı. banyodaki dolabın içinden bir tane havlu aldı ve kurulandı. koridordaki boy aynasında kendine baktı. havluyla kanayan yaraya tampon yaparken kendi etrafında döndü ve çıplak vücudunu seyretti. ardından havluyu çekti. saçlarını doğru düzgün kesememişti, tam tepesinde büyük bir tutam saç duruyordu ve ensesinin yarısı olduğu gibi duruyordu. bugün ne giysem bugün ne giysem diye tekrarladı yüksek sesle. radiohead'in creep isimli şarkısının nakaratını ezberleyememişti ama bildiği kelimeleri yüksek sesle, bilmedikleriniyse mırıldanarak söyledi ve gardrobu açtı. elbette bomboştu. bu iğrenç yere taşınalı beş gün olmuştu ama bavullarının bi kısmını açmamıştı bile. evet bir kısmı. 7 gün öncesine kadar bir alışveriş hastasıydı, gerçek manada tüketim çılgınıydı. nasa'da çalışan hödük kocasının sponsorluğunda her cumartesi öğlen 2'den akşam 8'e kadar alışveriş yapar ve aldıklarını evine taşırken fırık tehlikeleri atlatırdı.

he şey ne kadar çok değişti dedi ve yarı dazlak kafasını taşıdı bir kısmı kırılmış tırnaklarıyla. hala çıplaktı. pencereden dışarı baktığında karşı apartmandaki balkonda ömrünün son demlerini yaşayan tekerlekli sandalyedeki şişman bir adamın ağzının suları akarak ona baktığını farketti. "her şey ne kadar da değişmiş" dedi bu sefer yüksek sesle. sadece bir hafta önce olsaydı bu muhtemelen, önce koşarak perdeleri çeker ardından ortalığı ayağa kaldırırdı. şimdiyse umursamadı.

bavullardan birini açtı, kalp şeklinde kırmızı, tırnak bakım araçlarının bulunduğu(o bunlara tırnak bakım araçları demeyi tercih ederdi) kutuyu aldı. içinde baktığında artık içinde tek işine yarayabilecek şeyin tırnak makası olduğunu düşündü, tırnak makasını içinden çıkardı ve yatağa, pencere arkasına gelecek şekilde oturdu. tınak makasını hemen yanına koyup kutuyu elinde elinde evirdi, çevirdi ve hışımla arkasını dönüp pencereden dışarı fırlattı. arkasını döndüğünde aynı şişman yaşlının bir taraftan kendisini izlerken diğer taraftan telefonla konuştuğunu gördü. ağzından hala salyalar akıyordu. garip bir zevk duydu bundan. eğer bir ışık oyunu değilse yüz hatları belki gerçekten de yumuşamıştı, belki de gülümsemişti. "her şey ne kadar değişti" dedi tekrar, yüksek sesle ve kalan tırnaklarını kesmeye girişti.

daha doğrusu tırnaklarından geriye kalanları bir bir kesti, özen göstermeden, oval olmasına dikkat etmeden. sol elinin orta parmağına geçtiğinde sol elinin tırnaklarında deri parçaları olduğunu farketti. birileriyle boğuşmuş olmalı.. işte bu bütün çamur ve yaraları açıklıyordu. ayak parmaklarının orta uzunlukta olan tırnaklarını da kestikten sonra sandık desenli iri bavulu açtı. en üstteki siyah giysiyi çekti. koridordaki boy aynasına gidip üstünde tuttu. aslında giysiye ya da vücuduna bakmıyordu gözleri hala yarı dazlak kafasındaydı. kuaföre girip hepsinden kurtulmalıydı. elbiseyi üstüne geçirdi, aynı bavulun içindeki bir gözden parmak arası plaj terliklerini çıkardı. aslında kendine inanamıyordu. düz siyah bir elbise ve plaj terliği... gülümsedi. bu sefer gerçekten gülümsedi. karşı apartmanın balkonundaki kötürüm şişman yaşlı adam hala aynı yerde duruyordu, hava iyiden iyiye ısınmıştı. adamın havadan mı yoksa onun çıplak vücudunun cazibesinden mi terleyip kızardığını düşündü, pencereye gitti. aşağı doğru sarktı, 2 zenci çocuk az önce attığı manikür setiyle oynuyorlardı. karşı apartmana doğru baktığında şişman adamın orada olmadığını gördü. utanmıştır belki diye düşündü.

mutfağa gitti. buzdolabında gereksiz bir kaç sostan başka bir şey yoktu. onları da çıkartıp çöp kutusuna attı. soslardan birinin cam muhafazasının kırıldığını duymasına rağmen oralı bile olmadı. terlikleri müsaade ettiği kadar hızlı yürüyerek banyoya gitti, çantasını aldı, anahtarını ve parasını kontrol etti, ardından kapıyı çarparak dışarı çıktı. merdivenleri rüzgar gibi indi. hava sıcaktı fakat körfez esintisi bütün vücudunu okşuyordu. yarı dazlak kafasında kalan saçları dünü gibi biraz dalgalandı. yola çıkar çıkmaz bir taksi çevirdi. pakistanlı olduğunu tahmin ettiği taksicinin huzursuz bakışları eşliğinde taksiye bindi. gökyüzüne hiç bakmamıştı bugün. hava mı kararıyordu yoksa biraz bulutlanmış mıydı merak ediyordu. yorgundu. önce kalan saçlardan kurtulmalı ve dün gece ne yaptığını hatırlarmalıydı. bir de açtı. muhtemelen gene burger king'den yiyecekti. eksozu sallanan ve hareket halindeyken homurutlu garip sesler çıkartan, sydney polisinin gördüğü anda hurdalığa göndereceği kadar eski taksi, yaşının elverdiği tüm hızıyla kararmakta olan caddeyi geçti ve hızlı akan trafiğin içinde takip edilemeyecek kadar küçüldükten sonra kayboldu.

29 Ocak 2012 Pazar

"günaydın" dedi yaşlı bir kadın sesi. "günaydın" dedi yaşlı bir erkek sesi. her ikisinin de sesleri titriyordu.

gökyüzünün leylak rengi tonu yakalayıp bırakmak istemediği bir anda bay fiddler, kahvesini yeni bitirmişti, fincanını masanın üzerine bırakmak üzereydi ki,  o anda mahallenin sütçüsünün kırdığı bir şişe komşuları "dul" bayan schmitt'in 28 kedisinden en siyah olan lionhearth'ı korkutup kaçırdı, kedinin kendine doğru geldiğini gören bir güvercin can havliyle kendini gökyüzüne "bıraktı" ve hedefsizce kanat çıktı leylak rengine doğru olağan uyku mahmurluğuyla, ne yazık ki yolculuğu uzun sürmedi, elektrik tellerine, dokunmaması gerektiğini bildiği bir şeye dokunmuştu, leylak rengi sessizliğin içine edercesine kıvılcımlar 4. sokağı panayır alanına çevirdi. yanmış güvercin tüyü kokan bir panayır alanı. bay fiddler elektriğin 2012 yılında dahi kesilebileceğini gördü. yüzünde hiç büyümeyen insanlara has bir gülümseme vardı o anda. bir ışık topu belirdi. ihtiyar bay fiddler ışığın sersemletmesi sonucu kendini boşluğa bıraktı.

bayan fiddler. ikinci dünya savaşında aktif olarak görev yapmış fosforla flaş efekti yapan bir fotograf makinasının ardında hiç büyümeyen insanlara has bir gülümsemeyle kafasını fotograf makinasının yanında çıkarmıştı ki, bay fiddler'ın koltukta hareketsiz uzandığını gördü. gülümsemesi donuklaştı, kayboldu. ardından 70 yaşında müsaade ettiği kadar bir çeviklikle kocasının yanına koştu. korkmuştu. bay fiddler gözlerini açtı ve hiç büyümeyen karısının boncuk boncuk bakan gözlerinin altında birikmiş damlaları serçe parmağıyla sildikten sonra gülümsemesini sürdürdü. "hiç büyümeyeceksin değil mi?" dedi bay fiddler. bayan fiddler ise "konuşana bak" demekle yetindi. iki çocuk ihtiyar, elektriklerin 5 dakika sonra gelmesinin ardından beraber kahvaltı yapmak üzere mutfağa doğru adımlarını attılar. titrek, 70 yaşında ama henüz çocuk. hala çocuk adımlar. üstelik elele. elleri de titriyordu. ama bu onlar için sorun değildi çünkü elleri hala terliyordu. 55 yıl önce dublin'in kenar mahallelerinden birinde, bir çocuk parkında bir ağacın altında, yağmurlu bir gökyüzünün koruyuculuğunda saat 13:07'de. o günden beri hep elleri terliyor.

mutfağa girdiler. elektrikler gelmiş, bulaşık makinası yeniden çalışmaya başlamıştı. gaz dedektörünün yeşil ışığı yanıp sönüyor ve aralık pencerede rüzgar, arı maya desenli perdeyi dalgalandırıyordu. çayları demlenmek üzereydi. bay fiddler çay sevmezdi. bayan fiddler da. sadece bütün yaşlılar kahveden çok çay içer diye çay içiyorlardı. diğer yaşlılar onların genç hallerini sevmiyorlardı. onlar da ellerinden geldiği kadar yaşlı davranıyorlardı. kızarmış ekmeklerine tereyağı sürmekle meşgullerken hiç alışamadıkları o ingiliz üsulu kahvaltıları devam ettirmenin manasızlığını biliyorlardı ikisi de, yani.. evrenin yüce ruhları aşkına hangi midesiz insan sabah kahvaltısında kızarmış ekmeğin yanında fasulye ya da barbunya yerdi ki? bunu bilerek aynı anda birer kaşık aldılar. ne düşündüklerini biliyorlardı. birbirlerinin ne hissettiklerini bilecek kadar uzun zamandır birliktelerdi. mutlulardı da üstelik, hiç bir şeyin sonsuza dek sürmeyeceğini bile bile.

gazeteyi okumasına rağmen dünyada neler olduğunu ânı anına merak eden bir yaşlı adam olan bay fiddler 37 ekran 1986 model renkli, sarı çerçeveli kırmızı televizyonlarını açmak için ayağa kalktı. uzaktan kumandası da vardı üstelik televizyonun, şu çok bilmiş para düşkünü damatları onların "rahatı" için televizyona bir uzaktan kumanda yaptı. nasa'da çalışıyormuş damat. bay fiddler sadece uzaya bir araç gönderdiklerinde duyuyordu onların isimlerini. çok da umursamıyordu, aslında anlamıyordu da. daha insanlar kendi iç dünyalarını keşfedememişken ve beyinlerinin kalan %85-95'inin ne işe yaradığını bilmezken dış uzayı keşfetmeye yönelik girişimler ona abes geliyordu. üstelik yıllardır bunu söylüyordu. dünyanın yörüngesinden dışarı bir yerlere gönderilen yaşayan ilk organizmada laika'dan beri aynı şeyi tekrarlıyordu.

geçmişi hatırlamayı sevmezdi bay fiddler. geçmişte sadece olaylar vardı. büyük depremler, büyük savaşlar, büyük kıtlıklar.. kısaca kötü ve büyük olan her şey. yaşadığı iyi olan şeyleri de hatırlamaya hiç bir zaman ihtiyacı olmadı zaten. hiç unutmadı.

nihayet titreyen dizleri bay fiddler'ı televizyona kadar götürebildi ve açıldı televizyon 5 saniyelik bir beklemeden sonra. aslında bayan fiddler hala bu televizyonu çalışıyor oluşuna şaşırmıştı. onu her yıl düzenlenen büyük pikniğe gidecekleri gün almışlardı. aslında televizyonun icadı ve piyasaya sürülmesi çok çok daha öncesine dayanıyordu ama bay fiddler ısrarlar yaşadığı evde bir televizyon olursa mutlu olmayacaklarını söylüyordu. belki de korkuyordu televizyondan ama bayan fiddler bu konuda asla üzerine gitmedi. sadece tek anlamadığı şey 1986'nın bir yaz gününde bay fiddler'ı değiştiren neydi? hala bir soru işareti olarak duruyor bayan fiddler'ın gözlerindeki ışıltılarda. titreyen boğumlu, yaşlı parmaklarında, çökmüş omuzlarında... hep aynı şeyi söylerdi bayan fiddler. hallelujah. aslında bir zenci kilisesine de mensup değildi, hatta dindar olduğu dahi söylenemez ama tibet yolculuklarından sonra dilinden düşmez olmuştu. tibet yolculuklarının 40. yıldönümünü iki hafta önce geride bıraktılar... o kadar olmuştu demek. soru işaretleri hafiftirler ve çok fazla değildirler derdi bay fiddler, omuzları çökerten onların uzun süre orada kalmasıdır der.

ses boğuk boğuk gelmeye başladıktan sonra görüntü de geldi nihayet. bbc canlı yayınında süslü boyalı bir muhabir elinde mikrofonu arkasında ambulansın parlak kırmızısı ve telefon kulübesinin yağmurdan matlaşmış ama bir zamanlar parlak olduğu belli kırmızısı, kiremitlerin saydamımsı kırmızısı, kısaca kırmızı bir fon. sedyede kırmızı yanakları solmuş ama hala kırmızı duran tombulca, yaşlı bir adam. muhabirin söyledikleri deprem etkisi yaptı 37 ekran televizyonlu küçük, şirin mutfakta;

"hala çocuk kalabilmiş son 3 yaşlıdan biri az önce londra'da hayata gözlerini yumdu. komşular göğe bir meleğin yükseldiğini iddia ediyorlar, sağlık görevlileri ise gözyaşlarını tutamadılar bay oswald'ın ölüm anında. o esnada fenalaşan 27 yaşındaki paramedic bayan hillary downer 'son 9 yıldır paramedic olarak çalışıyorum. bir çok adrese bir çok vaka için gittik ve bazıları biz oraya ulaşamadan bazılarıysa onları hastaneye götürürlerken hayatlarını kaybetti. hayatlarını kaybederken onlarca insanlar gözgöze geldim. ilk gördüğüm ölüm beni etkilemişti elbette, ama sonrasında zamanla alıştım. fakat, bay oswald'ın gözlerinde sıradışı bir şey vardı. son nefesini vermeden önce elini tutmuştum. sanki bay oswald'ın gözleri hayat ile parlıyordu. tıpkı beş yaşındaki bir çocuk gibi'. gördüğünüz üzere komşuları ve akrabaları bay oswald'ın peşinden hastaneye gitmiş susan sirenlerin ardından bir meleğin gökyüzüne doğru uçtuğunu görenlerin sayısı ise azımsanacak gibi değil. patricia ritson bbc news, londra."

o anda iki ihtiyar gözgöze geldiler. yakın arkadaşlarının öldüğünü böyle televizyondan duymak onları dehşete düşürmüştü aslında. ama bay fiddler "ben haklıydım" dercesine bakıyordu karısına. "televizyon konusunda ben haklıydım." bayan fiddler ise kabullenmiş ama nemli gözlerle baktı kocasına. susmalarını sürdürdüler. güneş doğmuştu ve kırışık ciltlerindeki gölgeler azalmıştı şimdi. masanın altından bastonunu aldı bay fiddler ve kapıya doğru yöneldi. doğru anda hamle yapan bayan fiddler tam önünde durdu. "gidecek misin?" dedi. kastettiği bay oswald'ın cenazesiydi. "yetişemeyiz" dedi bay fiddler. sydney'den londra'ya bir yolculuğu yaşlı bünyelerinin kaldırabileceğinden de emin değildi. şapkasını ve ceketini getirdi ona, bayan fiddler. son 53 yıldır olduğu gibi işe gitmeden önce bir defa öptü bayan fiddler'ı bay fiddler ve son 53 yıldır olduğu gibi, istediği bir şey olup olmadığını sordu. son 53 yıldır olduğu gibi bayan fiddler bay fiddler'a bir şeye ihtiyacı olmadığını söyledi. son 53 yıldır olduğu gibi bay fiddler akşam eve dönerken bayan fiddler'a ne alacağına o anda karar verdi. bu akşam ona bir tane gül alacaktı. hem öyle, aptal şatafatlı kağıtlara sarılmışlardan değil. tiyatro binasına uzanan yoldaki kavşağa girmeden önce tezgah açan bir çingene kadından.

çıktı ve ardından kapıyı kapattı bay fiddler, ceplerini yoklamaya başladı. cüzdanı yanındaydı, anahtarları da öyle. ceketinin iç cebinde ise pasaportu ve elli yıl önce sigarayı bırakmadan önce son sigarasını yaktığı çakmağı da. güzel bir gün dedi, körfezin oralarda sisin daha yoğun olabileceğini düşünerek, ve yola çıktı. bu esnada son 53 yıldır olduğu gibi bayan fiddler pencereye koştu. tam zamanında varmıştı gene, son 53 yıldır olduğu gibi. karı-koca birbirlerine el salladılar ve yaşlı kadın yaşlılık ve sabun kokan perdelerin arasında, yaşlı adam körfezden gelen motorin ve yosun kokan sisin ardında kayboldular.

pazar günleri dışında her gün aynı yolu yürürdü bay fiddler, londra'dan sydney'e taşındıktan 2 hafta sonra dükkanını açmıştı ve son 45 yıldır o dükkanın hem patronu, hem sahibi, hem temizlikçisi hem de tamircisiydi. bayan fiddler ne kadar ısrar ederse etsin asla onun temizlik yapmasına izin vermemişti. "en azından pazarları şöyle bir tozunu alayım, çok yoruluyorsun tek başına, beni de istemiyorsan yanına birini al en azından." derdi bayan fiddler. bay fiddler'ın bu konudaki tutumu oldukça kesindi. "hayır, başka birisi değil sen bile yardımcı olursan bana yürümez, dükkan batar, gider." neredeyse her sabah yarım saatlik yürüyüş güzergahı boyunca, ilk 15 dakikasını buna ayırırdı. kalan 15 dakika'da ise bay oswald'ı, bayan fiddler ile tanıştıkları günü, ve dublin günleri ile, beraber yaptıkları müthiş yolculukları anımsamakla geçirirdi. bazen öyle olurdu ki, foster sokağını 6. caddeye bağlayan köşedeki dükkanını geçip 5-10 dakika boyunca hatıralarıyla yürüdüğü olurdu. gene öyle oldu.. fakat beş on dakikayla sınırlanmadı güzergahını açması, çingene kadının bozuk aksanlı ingilizcesi dikkatini çekmeseydi belki de körfezin sularına karşıp gidebilirdi.

"ahh fiddler.. kendine gel."

çiçek almayı unutmamalıydı. bay oswald ölmüştü. çiçek. oswald....

sıra kendisine gelmişti artık. karısının kendisinden çok yaşayacağına inanırdı hep. "kim bilir? belki sıradaki benim. sıradaki ben olmalıyım."

yarım saat boyunca geldiği yolu geri yürüdü ve nihayet 6. caddeyi foster sokağına bağlayan köşeye ulaştı. kapının önünde durdu, içeri baktı... saatler, eski şapkalar, büyük duvar saatleri, büyük eski şapkalar, bir köşeye yığılmış büyüklü küçüklü onlarca tuval. duvarlara asılmış, dünyanın dört bir köşesinden toplanmış garip parlak nesneler.. garip parlak nesneler. bay fiddler her sabah şu anda gördüğü şeye bakıp gülümserdi. her sabah, loş ve garip eşyalarla dolu dükkanının içine bakıp bazıları kırık dökük olan parlak nesnelerin yansıttığı ışığa, havada oynaşan toz zerreciklerinin dansıyla bükülen, eğilen ışığa bakardı. şöyle derdi;

"ancak bir karga bu kadar çok işe yaramaz ıvır zıvır parlak şey toplayabilirdi. tam bir karga yuvası."

içeri girdi bay fiddler. hemen toz almaya girişmedi, önce dükkanın arkasında pek göze batmayan bir köşede olan kırmızımsı siyah kadife perdeyle çevrili küçük bölmedeki ocağı yaktı. bir kahveye gerçekten de ihtiyacı var.

su kaynayana kadar ocağın başında, ayakta bekledi, koyu bir kahve yaptı. koyu ve çok şekerli. bu zıkkımı ancak böyle içebilirdi zaten. böylesi durumlara, kendisiyle ilgili aptalca çelişkili durumlara hep gülümserdi ve dükkanın önünden geçerken onu gören insanlar onun sadece mutlu bir ihtiyar olduğunu düşünürdü. oysa o aptal bir ihtiyar olduğunu düşünüyor. gülümseyen aptal bir ihtiyar.

1978 yılında kartvizit bastırmaya karar vermişti. o zamanlar kartvizitlerde sadece isim, iş, adres, ve telefon numarası(o da eğer varsa) yazardı. sıradan, pamuk kağıdına basılmış, ortalama bir kartvizitti. üstelik bunları da kullanmak için değil öylesine bastırmıştı. kartını isteyen olursa o sadece bir kağıda numarasını yazar verir, kartvizitleri saklardı. aptalca bir alışkanlık derdi bu durum için. işte onlardan bir tanesi yıllar önce okumaktan vazgeçtiği bir kitabı kaldırırken kitabın arasından düştü.

"mr. a. fiddler
antiques of broken dreams
89282382"

ama sadece antika satmazdı bay fiddler. müşterilerini ise müşteri olarak görmezdi. genelde der bay fiddler, antikayla ilgilenmeyen ama tabelayı gören ve kırık hayaller hakkında bir şeyler görmek isteyen insanlar gelir. gelmişken de ufak tefek bir kaç şeyler alırlar. bazıları çekinmez ve sorarlar, kırık hayaller nerede, kırık hayallerden geriye kalan antikalar nerede diye. onlara bunun sadece bir isim olduğunu söyler bay fiddler. karısına ise "beni her seferinde göremiyorlar. koskoca bir kırık. hiç bir omuzun taşıyamayacağı kadar büyük ve hiç bir gözün göremeyeceği kadar kenara itilmiş."

bay fiddler'ın mutlu bir evliliği olsa da evliliğinden önceki hayatı tam bir kepazelikti. öğretmen tarafından gerizekalı olduğu iddia edilen çocuk da oynu, sokakta herkesten dayak yiyen sıska da oydu. annesi markete gönderince sadece elli metre ilerideki markete gidene kadar parayı kaybeden de oydu, 12 yaşına gelmesine rağmen altını ıslatan da oydu. babasını hiç tanımadı bay fiddler. belki de bir zavallı için gerçekten büyük bir şanstı bu. annesiyse onu fazla önemsemedi. o da öyle deyip geçiştirdi sadece. ortalama bir çamaşırcıya göre gerçekten de kültürlü ve azimli bir kadındı anne fiddler. boşvermedi. çocuğunu okuldan aldı, onun yerine kendisi öğretti okuma yazmayı. bu tam beş yıl almıştı. biraz da matematik öğretti ona annesi. hepsi bu. ardından sessizce, yağmurlu bir günde, dünyaya geldiği gibi tüm silikliğiyle öldü, gitti.


antikacı dükkanının tüm saatleri 10:37'yi 28 saniye geçe, 6. caddeden geçen körfez otobüsü dükkanın tam karşısındaki durakta durdu. dükkan komşusu olan manavın elmalarından biri tezgahtan yere yuvarlandı ve mavi bir otomobil elmayı ezdi. sürücü sarsıntıyı bile hissetmemişti. aslında oldukça dalgındı, sevgilisi onu terk etmişti ve ne yapacağını gerçekten bilmiyordu, foster sokağından çıkan bir kamyona yandan bindirmesine saniyeler kala frene bastı ve kamyoncudan epey küfür yedi. yaptığı frenden ötürü kamyondaki saksılardan biri devrildi ve paramparça oldu. tam o anda, bay ve bayan fiddler, biri dükkanında tezgahın ardında, biri evinde sallanan sandalyesinde kucağında bütün hayatını belgeleyen fotograflarla; her ikisinin içine sıkıntı düştü. "sıradaki ben olmalıyım" diye düşünüyordu her ikisi de. her ikisinin de o düşüncenin gelmesinin ertesinde elleri daha çok titremeye başladı, göğüsleri son bir defa daha hiç olmadığı kadar fazla gerildi, alabilecekleri son nefesi aldılar. ikisinin de aklında, sıradaki ben olmalıyım düşüncesi vardı.

saat 14:22. dükkana gelen bir müşteri bay fiddler'ı uyandırmaya çalıştı. ardından telaşla acil servisi aradı. ambulans 14:38'de geldi. ölmüştü. ambulans siren çalmadan hastaneye doğru yol aldı. karısının telefonunu bulan görevliler telefonu kimse açmayınca evine gitmeyi uygun gördüler. kapıyı kimse açmadı. komşularına haber verdiler. fakat bütün girişimlere rağmen kapıyı açamadılar. polis nezaretinde eve girme kararı alan sağlık görevlileri bayan fiddler'ı sallanan sandalyesinde kucağında devasa bir fotograf albümüyle başı göğsüne düşmüş bir vaziyette buldular. nabzına baktılar ve gerekli tetkikleri yaptıktan sonra bayan fiddler'ın bir kaç saat önce öldüğü anlaşıldı. nasa'da çalışan bir hödükle evli olan kızlarına haber vermeleri gerekiyordu. bayan fiddler'ı sirenleri ötmeyen bir ambulansla hastaneye götürdüler.

2 gün sonra defin işlemleri başlatıldı. bir meşe ağacının gölgeleri sisli körfez havasıyla beraber daha da kasvetli yapıyordu mezarlığı. ahşap tabutlar yavaş yavaş toprağa indirildi. bir çok komşusu ve yakınları cenaze törenine gelmişti. nasa'da çalışan damat hariç herkes oradaydı. herkes siyah giyinmişti. birisi hariç; kızları amanda.  o beyaz giymeyi tercih etmişti ve kınayan bakışlara aldırmadan hiç bir açıklama yapma gereği duymamıştı.

"onlar için ne kadar sevinsem az. birbirlerinin öldüğünü görmedikleri için, yas gibi gerçekten ağır bir yükü taşımadıkları için onlar adına gerçekten seviniyorum." diyordu içinden. cenaze töreninin hemen ardından yağmur çiselemeye başladı. ahmak ıslatandı yağan. ancak ıslanmam deyip de yola çıkanları ıslatan cinsten. meşe ağacının dalları arasında bir gölge oyunu devam ediyordu. toz zerreciklerinin ışığa kavuştuğu anda uyuyan kadim ruhların huzurunu andıran bir manzara vardı. bütün bunları izleyen bir güvercin havalandı, onu görüp annesine gösteren bir çocuk heyecanına yenik düştü ve uçan balonunu kaçırdı. bir inşaat işçisi griler içinde yeni örülmüş duvara sıva yaparken rengarenk balonu gördü. inşaat işçisinin pencereden attığı izmarite huysuz bir yaşlı küfür etti. aynı sokakta merdivenlerde misketlerini sayan beş yaşında bir çocuk o gün ilk küfürünü öğrendi.

"hassiktir. hassiktir. anneme sormalıyım bunu."
sonra koşarak annesine gitti.



bir hafta sonra, amanda anne babasının evini ve antikacı dükkanını satmaya karar verdi. hiç bir eşyaya dokunmadan emlakçılık şirketlerinden biriyle anlaştı, ev 4 hafta sonra satıldı. eve gelen temizlikçilerse salonda sallanan sandalyenin önünde devasa fotograf albümünü birbirlerine gösterdiler. loş ışıkla birlikte o kadar gizemli bir duruşu vardı ki ikisi de yerden almaya çekindi ve başına gelip baktılar.
-bu ihtiyar da kim acaba?
-evin bir önceki sahibidir herhalde.
-neyse, oyalanmayalım, fazla vaktimiz yok.

uzun boylu ve sıska olan albümü mavi büyük boy çöp poşetine sığdıramayınca sinirlendi ve çareyi albümü kucakladığı gibi evin önündeki çöp konteynırına atmakta buldu.