7 Şubat 2012 Salı

3

5 yaşında saçları kısacık kesilmiş beyaz elbiseli bir kız çocuğu kırmızı pinokyo bisikletinde, amerikan rüyasını taklit etmeye çalışırken yolda kalmış bir avustralya banliyösünde sıcağa, sivrisineklere ve altında kalabileceği herhangi bir stationvagon arabaya aldırmadan pedal çeviriyordu. yolun hemen kenarıdan yaz sıcaklarıyla kavrulmuş çimlerin üstünde saçlarının büyük bir kısmı aynı anda dökülmüş bir adam çok çok eski ahşap tripodlu körüklü bir fotograf makinasıyla bunu kaydetmeye çalışıyor, her seferinde başarısız olmasına rağmen kızının önünde bağırıp çağırmaktansa öfkesini içine atıp tekrar, tekrar deniyordu ve her seferinde kız soruyordu "gene mi olmadı baba, gene mi olmadı baba?" adam sadece sinirli sinirli gülümsüyor ve kızını korkutmamak için kendi kendisiyle mücadele ediyordu. dördüncü denemesinden sonra bir kadın hızlı adımlarla evinden çıktı ve fotograf makinasının yanına gidip adama "eğer fotograf çekmek istiyorsan önce objektifi açmalısın bay... fiddler." dedi. parmaklarının zarif hareketleriyle objektif kapağını gevşetti, ani bir hamleyle çıkardı sonra adamın eline tutuşturup eve hızlı adımlarla, uçarcasına döndü. 1988 yılının o yazından geriye hatırlanası ve fotografı çekilesi tek şey kısa, sarı saçlı beyaz elbiseli çocuğun bisiklete binmeyi öğrenmesiydi aslında fiddler ailesinde. zaten fotograf da devasa aile albümündeki yerini aldı.

"88 yazı, amanda'nın ilk pedal atışları"
aslında o fotograf çekilmeden önce babası fotografı çekmeye çalışırken kilometrelerce pedal çevirmişti belki amanda ama şiirsellik açısından derdi annesi... her şey poetik olmalıymışçasına yaşardı ve etrafındakileri de manipüle ederdi bu konuda.

ortalığı kasıp kavuran itfaye sirenini duyar duymaz sıçradı ve kendine geldi amanda. burger king'in iğrenç restorantlarından birinde soğumuş kauçuk kıvamındaki patatesi sade yemeye çalışırken bir yandan kusmamaya çalışıyor bir yandan da hatırlıyordu. daha doğrusu hatırlamak için gerçekten çaba sarfediyordu. hatırladığı en eski şeyse ilk bisikleti ve babasının fotograf çekmeye çalıştığı gündü. o günden önce koskoca 5 yıl vardı ve inanamıyordu... hayır, o beş yıl boyunca neler yaşadıklarını hatırlamıyor oluşuna değil daha önce nasıl oldu da hiç sormadığına inanamıyordu. hala annesi babası hayattayken... bol üç noktalı romanlar gibi olmuştu şimdi onun durumu. sürekli zoraki bir dramatizasyon. çevresindeki her şey, herkes bir şeyleri hatırlatmak çabasındaymış gibi. iki belediye işçisi super size whopperlarını tüketmekle meşguldü ve şişman olan daha da şişman olanına sordu önce;

-hey sabah haberlerini izledin mi, dünyanın en çocuk kalpli ihtiyarları farklı zaman dilimlerinde olmalarına rağmen dörder saat arayla ölmüşler.
-ee noolmuş?
-hayır, ölmüşler yani.
-ee?
-...

her şey ve herkes dediği şey bu denli acımasız olmamalıydı, ama "shit happens" felsefesini takip eden ve benimseyen biri için fazla kafasına taktığını düşündü. evet, anne babasının ölümü onu bu denli etkilememeliydi. heey!! zaten insanlar doğup büyüyüp çoğalıp ölmez mi?! anne ve babasının çoğalmasının bir ürünü olması bile yeterince tiksindiriciydi. yani... anne ve babası sevişiyorlardı. buruşuk dudaklarıyla birbirlerini öpüyor, sarkık sarkık yatakta yuvarlanıyorlardı. bu sefer midesi buruşuk ve sarkık ihtiyarlardan değil kendi iğrençliğinden bulandı. bir öğürtü kapıdaydı ve kamufle etmesi gerekiyordu. koşar adımlarla lavaboya gitti. mezbaha bile daha temizdir diye düşünüyordu ki koyuverdi ne varsa. çıkanların büyük bir kısmı klozetin dışına fışkırmıştı. ayakları da iğrenç haldeydi. ama gerçekten tuhaftı bu, kusmuğu bile sigara kokmaya başlamıştı. bir şeylerin bokunu gerçekten çıkardığının bilincinde olan insan ciddiyetiyle sildi ayakkabılarını üçüncü kalite tuvalet kağıdıyla. elini yüzünü yıkadı, kağıt havluyla kurulandı ve tuvalete girdiği gibi çıktı.

hızlı hızlı yürürken ve kapıdan gelen hava akımıyla normaldekinden daha çok bir hayaleti andırıyordu. polisin ibret olsun diye yayınladığı, methamfetamin kullanıp vücutlarını mahvetmiş insanların fotograflarındaki gibiydi neredeyse. son 8 günde çok fazla zayıflamıştı, yüzü neredeyse beyazdı. aslında beyazdan daha çok gri gibi. yanakları çökmüş ve sarkmış, bacakları inceydi. tek fark hala dişlerinin yerinde oluşuydu. hızlı, koşar adım yürürken de süzülen bir hayaleti andırıyordu. aslında yerel halk onun hakkında bir efsane çıkarsa abartı olmazdı gerçekten.

gene akşam. bu gece dramatizasyon olmamalı diye düşündü. düşünmeyi dahi düşünmeyecekti. sadece içecek. sonra biraz daha içecekti. böyle bir ucubeyle birlikte olmayı düşünecek biri olursa da tanımadığı bir adamın penisini içine sokmasına izin verecekti. sırf değişiklik olsun diye yapacaktı bunu. bu gece bir şeyler gerçekten yıkılacaktı hayatında ve o enkaz içinde yeni bir şeyler kuracaktı. lego gibi, ama daha basit. legolarla bir şey inşa ederken hayal gücüne ihtiyacın var. gerçek hayattaysa biraz fazla alkol alıp oluruna bırakmak yeterli. en azından denemeliydi. legolarından öğrendiği kadarıyla da bir şey yapmak istiyorsan eğer, öncelikle bir önceki yaptığın eseri yıkmalısın.

körfez caddesinin ortalarında bir yerde ara sokaklardan birinde bulduğu ikinci sınıf bir bara tabiri caizse dalarak girdi ve kendini bar taburelerinden birine attı. bardaki aynadan masaları saydı fakat mekanın L şeklinde oluşundan dolayı diğer kısım hakkında sadece tahmin yürüttü. saydığı sekiz masa vardı, altısı doluydu. diğer tarafta da en fazla dört masa vardır. en fazla altı. onların da en fazla ikisi doludur. insanlara bakmadı bile. insanlar ona bakıyordu fakat o farketmedi bile. barmenin sorarak bakan gözleri gözleriyle kesiştiğinde vodka dedi. shot mı dedi barmen. cevap vermedi. bi shot bardağı çıkardı. doldurdu ve önüne itti. kadın çantasından çıkardığı bir avuç amerikan dolarından bir banknotu çekti ve bara koyup barmenin önüne itti. şişeyi bırak dedi.

altıncı ya da yedinci shottan sonra o malum bulantı hissi gene oturdu yutağına. bu sefer gerçekten hiç bir şey düşünmemişti ama. sadece vodka vardı aklında. sadece vodkayı bardağa doldururken o loş ışıkta ışığın bardak üzerindeki dansını izliyor ve takribi dörder dakikalık aralıklarla bardağı kafasına dikiyordu. artık yanmaya başlamıştı. barmen tekrar geldi, iyi olup olmadığını sordu ona. kafasını kaldırdı ve doğrudan gözlerinin içine bakmadan, "sence nasılım?" diye sordu.

-giderim var mı sence? güzel miyim saçlarım olmadan?
-üzgünüm, saçsız halinizi bilmiyorum. bir yorum yapmam doğru olmaz.
-öyle mi?
-...

elinde vodka şişesiyle, sigara dumanlarını ve kusmuk kokusunu kapı açıldıkça şehrin üstüne kusan, günah kokan çocuklarını midesine indiren, beyaz kadından naneli sakıza kadar her türlü ticareti yapmanın mümkün olduğu mekanın kapısını açtı. bir kaç adım attıktan sonra boşluğa fırlattı şişeyi. gözlerini kapattı ve gökyüzüne baktı. şehrin ışığı yanan odalarından birinde bir kadın çocuğunu azarlıyordu,

-eğer bir daha o kelimeyi kullanırsan seni babana şikayet ederim ve 18 yaşına gelip koskoca adam olana kadar bir daha asla dışarıya çıkamazsın.
çocuğun yüzü kasıldı, kaşları çatıldı ve pürüzsüz cildinde yaşlılara has o derin kırışıklıklar belirdi bir anlığına sonra düşündü,"nasıl olsa beni okula göndermek zorundalar". önce bir kahkaha, ardından çocuk ciğerleri elverdiğince haykırarak;
-hassiktir!

kadının çocuğa bir kaç tokat attığını duydu. gülümsüyordu, baş dönmesine engel olamadı. kendini yere bıraktı. köpek pisliği ve insan kusmuğu kokuyordu zemin. sol elinin üstüne düşmüştü. dut gibi sarhoş olmasına rağmen gerçekten canı yanıyordu, acıdan hakim olamadığı bir göz yaşı aktı. çocuğun haykırarak küfür ettiği küfürden sonra yarım kalmış bir tebessüm vardı yüzünde. birazdan yavaş yavaş soğuyup gidecek bir tebessüm. bileği değil. gözyaşı. işte bu gerçekten ilginçti. uyku vaktinin geldiğini düşündü. eğer caddeye çıkabilirse, daha fazla bir tarafını kırmadan, tecavüze uğramadan ya da gasp edilmeden evine gidebilirdi. sağ elinin desteğiyle ayağa kalktı. işte şimdi gerçekten başı dönüyordu, caddeye çıkan ara sokağa doğru yöneldi, eğer hızlı adımlarla giderse daha az yalpalayacağını düşündü. hızlandı ve mümkün olduğu kadar az yalpalayarak, iki ara sokağın kesiştiği minik bir dörtyoldan geçerken, market arabasına abuk subuk ne bulduysa dolduran bir adam gördü onu;

sarı sokak lambası bir koni gibi aydınlatıyordu dörtyolu. bir kedi koşarak ters istikamete gidiyordu, bir rögar kapağı şehrin pisliğinden buharlaşanları gökyüzüne bırakıyordu ve siyah elbisesi dizlerine kadar gelen saçsız bir kadın sokağı uçarcasına geçiyordu. fotograf karesi gibi saplandı adamın kafasına o an. güçlükle nefes aldı, elinden geldiğince teslis inancına uygun bir istavroz çıkardı kekeleyerek. sonra köpeğine dönüp;

-sen de gördün değil mi bunu? evet sen de gördün, siz köpekler her zaman görünmeyen bazı yaratıkları görebilirsiniz.. aman tanrım. aman tanrım, kimse inanmayacak şu gördüğümüze.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder