6 Eylül 2011 Salı

fütursuzca siktir edebilmek

insanları.

hiç birini sevmemek, ve her birinden teker teker nefret etmek.

sürmenaj kıyılarına demirleyen gemimize bir kez defa aborda olan kabus kuvvetleri tarafından köşeye sıkıştırıldık. uyku kabusa eşdeğer ve manasız, uykusuzluksa kesinlikle sürmenaj.

araya kalıp sıkışmak ve dibine kadar sevmek. tüm gerçeklikleri kuşatmak adına yapılan bir savaşta, bir kolunu kaybetmene rağmen devam etme çabaları takdire şayan elbette. ama neden siktir etmek.

nasılsa kimse okumuyor. yazmamak olmaz. ama okumuyor. ama yazmak iyidir.

bir ve daha fazla sıkrapii adına konuşuyor aciz bedenim ve parmaklarımın düzenli darbeleriyle ekranda çıkan eciş bücüş şekiller beynimi dağlamaya ramak kala uzaklardan bir tren düdüğü duyuluyor malum, cehennemim dediğim mabedinde. fakat, fakatlarla yaşamaya gelmedim ki ben bu dünyaya ve tek derdim devam edebilmekken etrafımdaki insanların sapır sapır döküldüğünü görmek.. bir mastercard değil. sadece hüzün. daha fazla hüzün.


bir sinema gibi. içeride başka başka filmler oynuyor, dışarıda personel en gerçek olan hayat filmini oynatıyor. şerefsiz partonlar maaşları yatırmıyor, bodrum kıyılarında 30 küsur metrelik yatında viskisini yudumluyor ve en gerçek olanı göz ardı ediyor. gerçek göz ardı ediliyor.


sevmenin ne denli güçlü olabileceği dahi, bu gerçek dahi göz ardı edilebiliyor ve "there is a way out"


bir çıkış yolu vardır her zaman. ama go slowly.

4 Eylül 2011 Pazar

nickel mavisi devam

 http://www.youtube.com/watch?v=r6V5DXk6TbA


devam edebilmeli insan. inandığım bir kaç şeyden biri artık bu. aslında uzun süredir böyle fakat, bazen farkındalık zaman alabiliyor. farkındalıkların dibine vurma sonucunda, evet keşfettim; hep elimin altında olan şeyi keşfettim belki ama oldu işte. insan devam edebilmeli.

mesela yarın uyandığında, yataktan çıkmak için bir sebebi olmalı bir insanın. ya da bir kedisi olmalı. illa ki olmalı ve kedisini beslemeli, temizlemeli, arada bir hava aldırmalı.

sevgilisi olmalı. sonra onunla evlenmeli. çocuk yapmalılar. eğer takım taklavak yetersizse evlatlık durumlarına gidilmeli ve çocuğu olmalı bir insanın, sırf neslini devam ettirebilmesi için.

çalıştığı yerde başarılı olmalı, örnek olmalı herkese. şefine amirine ya da müdürüne her neyineyse ona bile örnek olmalı, gerek çalışma disipliniyle, gerek davranışlarıyla, hatta duruşuyla bile..

emekli olduğunda durmamalı insan, üretmeye devam etmeli. belki bi'kaç dönüm arazi alıp meyvelerini dahi göremeyeceği, göremeden ölebileceği ağaçlar dikmeli. nihayet azrail geldiğinde gülümseyebilmeli..



ne için?


işte kimisi bazen bu soruyu cevaplayamıyor. yollarda geçen hayatlar, ara sokakların duvarlarına yapışık halde geçen ömürler, çoğu kan ve ter ile. bitiyor. bitti sanılan yeniden başlıyor ama eğer bir soru kemirmeye başlamışsa zihni batış başlıyor.

ne için?

götün yiyorsa cevapla.

kimisi cevaplamamayı seçiyor fakat cevaplayamamak değil.

"choose not the choose the life."

sonrasında tom reyiz diyor;

"when your mama dead and gone,
i'll sing this lullaby just for you."


yollarda geçen ömürlerin, hüzünlü ve dibine kadar farkındalıkla dolu, bir tutam tütün tadında, biraz ter kokan ve nasırlı ama gülümseyebilen şarkısıdır. candır can.

hayalden hayale koşmak yersiz, hayallerinin peşinde koşmazsan.

öyle bir şeydi işte

yanmam ki ben dedi çocuk ve gülümsedi.


yakamazsınız ki beni. canımı da acıtamazsınız dedi, mavi gözlerinden berrak damlalar düşmeden hemen önce. acımıyor işte canım, ben senin kadar dayanıksız değilim.

rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayım ben dedi çocuk. canım yanmıyor artık dedi.
hem yanmam da.

sürekli tekrarladığı yanmam ben cümlesi vardı ve bir daha hiç durmayacakmış gibi ağlıyordu çocuk. yitenlere, gidenlere ve susanlara.

gebere gebere yaşamanın amına koyuyor, dibe tekrar tekrar vurup yüzeyle dip arasında kendi arafında yanıyordu. öyle bir şeydi işte;

http://www.youtube.com/watch?v=wvoXlB4uJX4&feature=BFa&list=PL70ECD732ED9967C7&lf=mh_lolz
fazla mavi

3 Eylül 2011 Cumartesi

şakir

 adamın biri.

farklı cisimlerde ama hep aynı isim altında yaşayan ya da ölen, var olmuş ya da olacak olan, bu dünyada bir iz bırakabilmiş ya da bırakmak niyetinde olan biri. herhangi birisi. öylesine,

adamın biri, mavi.

meriç'ten kaçmak

şşşşşşşşş!!
 aptal. dikkatli olsana. gerizekalı, eğer duyulduysak ki sanmıyorum, ama duyulduysak birazdan bulgarlar bizi kalbur edecekler haberin olsun.

-tamam tamam...


iki kişiydiler meriç'in kumlu kıyılarında ve karşıya geçmeye hazırlanıyorlardı. ikisi de özellikle siyah giymişlerdi. kumların üstünde yürürken çıkan malum haşırtıyla yaklaştılar suya ve dolunay'ın bulutlar arasında uyumasını bekliyordu her ikisi de.

-yeşil giysek daha mı iyi olur du haa, ne dersin?
-sus.
-amaa?
-sus dedim, eğer dönebilirsek eve, bulgarlar bizi deşmezlerse ben deşeceğim o lanet kafanı sus işte sus bi sus... sus.
-peki.

aradan beş dakika geçer ve fısıltılar tekrar yükselir aynı çalının altından;

-şakir? hey, şakir?
-ne var amına koyayım.
-ya yakalanırsak?
-sen onu düşünme. öyle ya da böyle gebertecekler bizi yakalarlarsa.
-oldu...


on dakika sonra, nihayet bulutlar istenilen kalınlıkta geçmişlerdi ayın aydınlık yüzüne ve ay artık sadece yeri bilinen ama cismani olmayan "şeylerdendi" onlar için.

-hadi.


suya girdiler önce usulca. suya girmek için çok güzel bir nokta seçmişti şakir, salkım söğütlerin arasında süzüldüler meriç'in kasımda buzz gibi akan sularına ve burunlarına kadar sudaydılar artık, kafalarındaysa söğüt dallarından acemice yapılmış, antik yunan taçlarına benzeyen kamufle zamazingolarından vardı.

-bırak kendini, sadece bırak ve karşı kıyıya yönel. her şeyi bırak da lanet elimi bırakma. dur, daha yavaş. ses çıkarma.


su buz gibiydi ve tir tir titriyorlardı, şakir'in sırt çantası çoktan ıslanmış, ay gölgelerin ardından tamamen kaybolmuş ve meriç'e has malum mistik sis çoktan çökmüştü. hemen ardından onlar da karşı kıyıya çıkmışlardı.

belli belirsiz bir fısıltıyla;
-bulgaristan'a hoşgeldin.


ağır ağır ilerlemelilerdi artık. ilerlediler de. şakir soğuktan titriyordu fakat kendinden emin atıyordu adımlarını daha önceden belirlenen buluşma noktasına. diğeriyse hemen ardında, soğuğu dahi hissetmeden, iliklerine kadar tırsarak, korkarak ya da o anda ne hissediyorsa oduyguyu dibine kadar yaşayarak yürüyordu hemen ardından. yürüdükleri arazi aniden engebeli bir hal aldı ve çalılar seyreldi. buradan sonra bulgar nöbet kuleleri ve devriyeleri başlıyordu. artık dizlerinin üstünde emeklemek zorundaydılar. ama öncesinde çamur banyosu...

-gel, gel hadi bu taraftan.

takip etti onu diğeri. ip kadar ince bir derenin biriktiği bir noktada lağımı andıran bir kokuda olan çamurun ortasında buldular kendilerini. şakir yattı çamura ve yüzü dahi çamur olana kadar ince, adeta bir baleti andıran hareketlerle döndü çamurun içinde. diğeri de onu takip etti gönülsüzce. ikisi de artık simsiyahtılar.

-evet, devam ediyoruz.

engebeli arazinin başladığı yere geri döndüler. yavaş yavaş tırmanmaya başladılar tepeyi. birden uzaklardan bir ışık parladı ve gitgide yaklaşmaya başladı. ardından boğuk motor sesi de duyulur oldu. bu kesinlikle bir devriye aracıydı. yattılar. sadece yattılar ve beklediler. şakir onların geçmelerini bekliyordu. diğeriyse onları gelip paketlemelerini ya da oracıkta kurşuna dizmelerini. neyse ki devriyeler geçti.

devam ettiler yabancı bir ülkenin içerilerine doğru ilerlemeyi. yaklaşık yarım saat sonra aradıklarını buldular.  şakir koli bandıyla sarılmış paketi verdi adamlara, adamlar koli bandıyla sarılmış parayı verdi şakir'e. tek bir kelime bile etmediler. şakir rusça, bulgarca biliyordu. adamlarda da türk tipi vardı. ama ikisi de oralı olmadılar.

aynı yolu gerisin geri döndüler. tekrardan devriyelerin geçmesini beklediler. nöbet kulelerinin arasından sürünerek geçtiler. meriçe daldılar. türk nöbet kulelerindekileri de atlattılar. 15 dakika suda durduktan sonra her ikisi de öksürüyordu, arınmışlardı aslında ama saçlarının muhtelif yerlerinde hala çamurlar vardı.

at arabasına binip kıyık mahallesi'ne doğru yollanırken sordu diğeri şakir'e;

-yau şakir hepsini anladım da neden çamura bulandık?
-köpekler.
-hee peki.. ama meriç....
-meriç? o eskiden maviydi.

2 Eylül 2011 Cuma

deliriş

şuna yakın bir şekilde başladı;


"hasssiktiiir"

tam olarak buydu aslında. bakkal hüsamettin ekmeğin tanesini 40 kuruşa alıp 60 kuruşa satıyordu, okuldaki beden öğretmeni yeni gelen topların ambalajını dahi açmayıp saklıyor, öğrencilere eski patlak, yarık topları veriyordu, babam para yok bisiklet misiklet yok diyordu fakat rakının şişesine 30 lira para veriyordu, annemin sürekli bir tarafları morarıyordu ya da kırılıyordu fakat her seferinde merdivenlerden düştüğünü söylüyordu, dayım kaybolup kaybolup iş gezisi diyordu, çok büyük türkiye cumhuriyeti aslında o kadar da büyük değildi ve sokakta yaşamak zorunda kalan insanlar aslında suçlu dışlanmış ya da tercihleri sonucunda orada bulunan insanlar değillerdi, kardeşim sandığım kadar masum değildi(benim misketleri çalmış ibne), kuzenim özgür gazetecilik yapmadığı zamanlarda bambambambaşka işlerle meşgulmüş, uzaktaki kardeş vatan azerbaycan'daki kardeşlerimiz(?) aslında sandığım kadar kardeş değilmiş bizlere, aslında orta asyandan bir kısrak başı gibi uzanmamışız anadoluya ve atalarım dediğim insanlar makedonyalılarmış............




hassiktir.


farkındalık. hassiktirle devam eder ve sigara dumanında beden bulur. fazlası delirtir.

sorgulamalar sonucudur. sorguladıkça batılır. batıldıkça durulamaz ve sakat ruhlu arkadaşlar edinilir. onların ruhuna sakat denilirken kendininki hepten kötürümleşir. battıkça batarsın ve müziğe ve bir kaç insana ve yaşamaya ve alkole ve sigaraya ve boka ve püsüre ve "ve" bağlacına sarılırsın.


battıkça batarsın, adına deliriş dersin. her biri hassiktir ile devam eder. eder de eder. eller titrer. sonrasında bir sigara daha.


deliriş?

alayının amına koyabilmektir.

şıpsevdi yazıları gibi saçma sapan bir şeydir.


aşk,
boka püsüre batmaktır bazen.
falan.

nickel mavisi

bir cadde, evsizler dizilir etraflarına,
bir evsiz, nefesinin kokusu dahi yeterdir statüsünü anlamaya,
sizler, 21. yy. kibar insanları,
21. yy insanları.


evsizleri düşünmeyin. onları görmeniz yeterlidir. görmeseniz de koklamanız yeterlidir.

onlarla yolunuz kesişse değiştirirsiniz o yolu ve belki de sizi rahat bırakmaları için ellerine bir kaç kuruş sıkıştırırsınız.

işte o insanlar. onlar da şarkılar söyler;

http://www.youtube.com/watch?v=r6V5DXk6TbA

porselen mavisi

su perilerini gördüğüm ortalama bir rüyadan kesittir;

"sarı denize kıyı olan, sarı bir ülkenin tamamı bambudan inşaa edilmiş bir köyünde doğdum. bırakmazlardı beni öyle hemen büyüyeyim diye. büyümem bir asır sürdü. yürümemse bir kaç asır.

önce emeklemedim ben ortalama bebekler gibi, acıktığımda meme istemedim ve annemin kokusunu hiç çekmedim içime.

ağladım çokça. bırakmadılar beni bir başıma. sadece ağladım. annem karnımı doyurdu. babam balık tuttu.

emeklemedim ben. her seferinde düştüm tekrar tekrar. ağladım da çokça. dizlerim ülkemin yanardağlarını andırırcasına kabuk tutmuştu. sarı toprağa döktüğüm kanım ise neredeyse sarı.


sarı olan her şey güzeldir

kim ne zaman demiş bilmiyorum. acıtıyor. dizlerimi sızlatıyor. biraz da kaburgalarımı. neden? bilmiyorum. zira bilmek istemiyorum. sadece aklımda; hiç tatmamış olduğum isimsiz şey. özgürlük diyorlar.


artık düşmez oldum ve dizlerimdeki kabuklar neredeyse geçti. bir sabah bambudan evimizden çıkan babam doğruca kayığına gitti ve açıldı sarı denize arkasındaki karaya, her şeyini emanet ettiği karaya bir kere dahi bakmadan. belki de tahmin etmişti neler olacağını ve olacakların sonuçlarını.

ikinci gün;

hükümet hoparlörleri tsunami anonsu yapıyor. anneme benzeyen kadınlar bana benzeyen çocukları kucaklarında çevredeki köylerden koşarak gelip bir noktaya akın ediyorlar. hükümetin ordusunun kamyonları bekliyordu bizi ve annem koşuyordu kurtuluşumuza. hissediyorum bazen, kolları gevşiyr. korkuyorum beni bırakıp devam edecek diye. gözyaşları ıslatıyor omzumu. koşuyoruz. koşuyorlar. düşen kadınlar görüyorum. çocuklarını korumaya çalışırken kollarını kıran, inciten kadınlar görüyorum. anneler görüyorum yerlerde ve koşmaya devam etmekte olan.


nihayetinde motorin kokan bir kamyon. annemin gözleri denizde. ben önüme bakıyorum.

başkent dedikleri yere getiriyorlar bizi. sanki hiç bir şey olmamışçasına iniyoruz kamyondan. askere babamı soruyorum. merak ediyorum. onu da orduya almalarından korkuyorum. dönmeyecekmiş. o gitmiş.

stadyuma kapatıyorlar bizi. bırakmıyorlar çıkalım dışarı. neyseki günde bir kaç öğün sıcak yemek veriyorlar bize. gözleri gözlerimizde. minnettarlık arıyorlar. çoğumuzda buluyorlar.

kaşlarımı çatıyorum.

hiç bir şey yapmaksızın geçen iki hafta.

sonrasında otobüse biniyorum. mutluyum. ilk defa otobüse biniyorum. annem kızıyor. yas tutuyormuş. onu döven adamın yasını tutuyormuş. ne diyebilirdim ki?! devam etsin.


beklediğimden kısa sürüyor. hızla açılıyor otobüsün kapıları malum görünmeyen eller tarafından. iniyoruz.

büyükçe bir ambar, bir köşesinde bir fırın, cehennemden bir parçaymışçasına eritiyor etrafındaki çocukları. çocuklar pasaklı. benden daha pasaklı.merak ediyorum. annem adamla konuşurken daha sıkı tutuyor elimi. sonrasında bir ikinci kat kasvetine sürükleniyorum. bitmiyor merdivenler, oysa ki sadece bir kat çıkmıştık. gözlerim kapalı, geçiyoruz koridoru. açtığımdaysa bir kapı önü melankolisi.


şişko herif elindeki devasa anahtarlığın içinde bir şeyler arıyormuşçasına şıngırdatıyor ve nihayet buluyor anahtarı. anahtar deliğine sokuyor. zorluyor biraz. gıcırdamıyor kapı(gene amına koydum klişenizin).

lime lime bir kilim. duvarda anlaşılmaz yazılar. anlaşılır olsa bile ben okuma bilmiyorum. fark eden bir şey yok. tıpkı babamın yanımda olmayışı gibi.

bir kıpırtı yatağın hemen altında. faredir diyorum. yatağa kayıyor gözlerim. yatak sidik kokuyor. oda sidik rengi. en az anahtarlı şişko kadar.


porselen atölyesiymiş burası. çocuklar ve çocuksu suretler var etrafımda. hepsi çalışıyorlar.

ilk gün bir fincan kırdım, kırbaçlandım.
ikinci hafta taşıdığım kutuları düşürdüm. kırbaçlandım. disiplinsizmişim. hala disiplinsizim.
ilk ay; porselenleri kağıtlarken dalmışım. kırbaçlandım. dikkatsizmişim. hala öyleyim.

ikinci yıl. bugün elimde kağıt, önümde porselen tabak ve fincanlar bir kaç ay sonra başka bir ülkeye gidecek tabakları, başka ülkelerin evyelerinde yıkanacak ya da masalarını süsleyecek komik sayılacak çiçekli desenleri olan ucuz mavi porselen tabakları kağıtlıyorum.


duyuyor musun?
-----


bulaşık yıkıyormuşum. kendime geldim. duymuşum."





yaşanmıştır.

ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar.

"ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar.."


son sayfasında böyle yazıyordu kitabın. kitap demeye de bin şahit isterdi gerçi. iple tutturulmuş ortadan ikiye bölünmüş a4 kağıtlar.. rüzgar onu sonsuzluk dedikleri yere uçurmadan hemen önce yakaladı şakir. onunda gözleri takıldı son cümleye. kirden yemyeşil olmuş tırnakların kararmış nasırlı parmakları titredi önce, ardından bir küfür savurdu hakkı'nın düzen dediğine, attı kağıtları ya da kitabı ya da her neyse, çuvalın içine.


devam etti ardından çankaya ilçesinin bahçelievler semtinin yedinci caddesinin altmışaltıncı sokağını arşınlamaya. bir pencereden bilmediği bir dilin yabancı ezgileri yükseliyordu ve kulağını okşuyordu. gene titreyen parmaklar ve yeşil tırnaklar fakat bu sefer daha az duyarlı olarak devam etti gene yürümeye. büyülü fener yazıyordu. döndü baktı. ışıl ışıl parıldayan bir mekan. kapitalizm dedikleri şey parıldar diyordu hakkı. şakir ise kapitalizmi hiç bir zaman telaffuz dahi edememişti. o denli uzaktı ona bu "büyülü" mekan. sinema yazıyordu tabelada. televizyonun büyüğü demişlerdi o küçükken. aslında parası da vardı. "öğrenci 10TL, yetişkin 12TL" yazan tabelayı güç bela okudu miyop olduğunu bilmediği gözleriyle. cebini bir yokladı ve yaklaşık 30 lira parası vardı. biliyordu. kapıdaki dağınık saçlı gözlüklü çocuk onu içeri almazdı. temizlenmeliydi. temiz olmanın bedelini düşündü ardından tırnaklarına baktı ve büyülü fenerin aydınlattığı sokakta gördüğü grimtrak bir siyahtı. devam etti.


bir sonraki çöp öbeğini eşelemeye başladı. karton parçaları eski bir kaç gazete ve kulpu kırılmış bir fincan. karton ve kağıtları çuvala attı fincanıysa cebine. artık ankara'da çöp kutusu/konteynırı kullanılmıyordu, terörist dedikler herifler bombalamasınlar diye. bir an durdu yeniden, düşündü. ankara'nın bütün çöp öbeklerini bombalayıp aynı anda patlattığını düşündü. neden sorusu zihnini kemirmeden hemen önce "öylesine" bahanesi geldi yerleşti kalbine. öylesine. öylesine ölen onlarca insan, yüzlerce çocuk. binlerce adam ve kadın. sadece şakir öylesine dedi diye ölse sorusu.

tüm bunları düşünürken bir yandan da sıradaki çöp öbeğini karıştırıyor, otomatik hareketlerle dolduruyordu çuvalını..


sokak boyunca devam etti öylesine kemirgenlik. sokak boyunca tek bir soru küçücük beynini kemirmeye başladı. sonrasında 67. sokak, 68. sokak., 70. sokak, 8. caddenin yarısı.


saat 00:27. casio f serisi saati gitme vaktinin geldiğini belirtiyordu artık.
00:30. söndürdü ne zaman yaktığınını bilmediğini sigarasını. evine gidebilmesi için yürümesi gereken yaklaşık 5 kilometrelik bir iç hesaplaşma parkuru vardı. biriktirdiği soruların tamamını cevaplayabileceği bir 1,15 saat.

bu gece tek soru vardı. tek sorunun tek cevabı olacağını bilirdi. bazen birden fazla cevabı da olsa eve gitmeden önce bulurdu cevabı. sonrasında bir keyif sigarası ve çekçekli arabanın gıcırtısı....


eve gitti. yüzünü yıkadı. ayağını yıkamaya üşendi. yatağa uzandı.

neden yaşıyorum sorusu takıldı kalbine. cevap ise cevapsızlıktan doğdu kendiliğinden;

"öylesine"

cevaplar soruları doğuruyordu. kitabın son cümlesi takıldı bu sefer.

"ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar..."

neden?

öylesine sanırım dedi şakir. gene ihanet etmişti hakkı'ya. her gün yarım saat kitap okuyacaktı. gene gece oldu.


yarın okurum deyip yarım yamalak esnedi ve farkında dahi olmadan bıraktı kendini uykuya.
uyku nam zebaniyse zamanı geldiği her anda, yine, yeniden iş başında.



bukowski

henry chinaski.


dostsuz, bir garip yolcu, yalnız, sarhoş, zavallı, v.s. v.s.v.s.v.sv.s.v.s.


bunların hiç biri değil chinaski.


evet dostsuz fakat senin gördüğün kadarıyla. dostum dersen sen o adama dostum mostum değilsin der. daha ne desin. kolpa yavşak ve iğrenç derecede yapışkan samimiyetsizliğinize eyvallah mı desin.

sonraaa...

bir garip yolcu. bugün orleans'da ertesi gün los angeles'da. bir garip yolcu sürüklenir oradan oraya? yok artık... adam canı istediği için o gün orleans'daydı ve ertesi gün los angeles'da. o değil de şimdi canı sıkılsa mezardan bile çıkığ gelebilir. neyse ki istemiyor.


yalnız? evet hep yalnızlıktan dem vurmasa da genelde yalnızlık temalı yazar. adam neticede yazar ve oradan oraya gezer. bu gezmeleri sonucunda tanıdığı insanlar hakkında yalnızlığı yazar. onun yalnızlığı başka. onca şehirden ya da eyaletten yüzlerce insan tanıyıp yalnız kalmıştır chinaski. fenerbahçe'nin büyüklüğü gibidir kısaca. olsun. onun yalnızlığı başka.


sarhoş? bu maddeyi atlıyoruz. buna yazacak bir kelime ya da diyecek bir sözüm yok.

zavallı? ekmek arası'nı okuyunuz. evet orada zavallıdır. ama pis ihtiyarın notlarında yazdıklarını yaşamışsa gerçekten adam bildiğin yardırmış.

itiraf edin 21. yy. insanları, hanginiz chinaski'nin yaşadığı hayatı yaşamak istemezdiniz ki?



velhasıl kelam charles bukowski ya da henry chinaski, ilginç hatta aykırı bir hayat yaşamıştır. herkese ve her şeye aykırı olarak.. bu adam nasıl yaşayacağını bilmiş ve sizin(ben dahil) balıklama atladığımız hayatı elinin tersiyle itmiş ve yazmıştır.
 henry ya da charles yaşamıştır.

dur!

 yeter! dur artık. uyu! sus! kapa o lanet çeneni ve klavyeden çek ellerini. yeter! çıkart kulaklığı. çalan çalsın zaten çalan hep çalar.


astral seyahat.. uykusuz kalarak girilen tripler sonucunda yapılır mı bilinmez fakat bir radiohead gerçeği var buralarda.

buralar?

maviydi.