"ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar.."
son sayfasında böyle yazıyordu kitabın. kitap demeye de bin şahit isterdi gerçi. iple tutturulmuş ortadan ikiye bölünmüş a4 kağıtlar.. rüzgar onu sonsuzluk dedikleri yere uçurmadan hemen önce yakaladı şakir. onunda gözleri takıldı son cümleye. kirden yemyeşil olmuş tırnakların kararmış nasırlı parmakları titredi önce, ardından bir küfür savurdu hakkı'nın düzen dediğine, attı kağıtları ya da kitabı ya da her neyse, çuvalın içine.
devam etti ardından çankaya ilçesinin bahçelievler semtinin yedinci caddesinin altmışaltıncı sokağını arşınlamaya. bir pencereden bilmediği bir dilin yabancı ezgileri yükseliyordu ve kulağını okşuyordu. gene titreyen parmaklar ve yeşil tırnaklar fakat bu sefer daha az duyarlı olarak devam etti gene yürümeye. büyülü fener yazıyordu. döndü baktı. ışıl ışıl parıldayan bir mekan. kapitalizm dedikleri şey parıldar diyordu hakkı. şakir ise kapitalizmi hiç bir zaman telaffuz dahi edememişti. o denli uzaktı ona bu "büyülü" mekan. sinema yazıyordu tabelada. televizyonun büyüğü demişlerdi o küçükken. aslında parası da vardı. "öğrenci 10TL, yetişkin 12TL" yazan tabelayı güç bela okudu miyop olduğunu bilmediği gözleriyle. cebini bir yokladı ve yaklaşık 30 lira parası vardı. biliyordu. kapıdaki dağınık saçlı gözlüklü çocuk onu içeri almazdı. temizlenmeliydi. temiz olmanın bedelini düşündü ardından tırnaklarına baktı ve büyülü fenerin aydınlattığı sokakta gördüğü grimtrak bir siyahtı. devam etti.
bir sonraki çöp öbeğini eşelemeye başladı. karton parçaları eski bir kaç gazete ve kulpu kırılmış bir fincan. karton ve kağıtları çuvala attı fincanıysa cebine. artık ankara'da çöp kutusu/konteynırı kullanılmıyordu, terörist dedikler herifler bombalamasınlar diye. bir an durdu yeniden, düşündü. ankara'nın bütün çöp öbeklerini bombalayıp aynı anda patlattığını düşündü. neden sorusu zihnini kemirmeden hemen önce "öylesine" bahanesi geldi yerleşti kalbine. öylesine. öylesine ölen onlarca insan, yüzlerce çocuk. binlerce adam ve kadın. sadece şakir öylesine dedi diye ölse sorusu.
tüm bunları düşünürken bir yandan da sıradaki çöp öbeğini karıştırıyor, otomatik hareketlerle dolduruyordu çuvalını..
sokak boyunca devam etti öylesine kemirgenlik. sokak boyunca tek bir soru küçücük beynini kemirmeye başladı. sonrasında 67. sokak, 68. sokak., 70. sokak, 8. caddenin yarısı.
saat 00:27. casio f serisi saati gitme vaktinin geldiğini belirtiyordu artık.
00:30. söndürdü ne zaman yaktığınını bilmediğini sigarasını. evine gidebilmesi için yürümesi gereken yaklaşık 5 kilometrelik bir iç hesaplaşma parkuru vardı. biriktirdiği soruların tamamını cevaplayabileceği bir 1,15 saat.
bu gece tek soru vardı. tek sorunun tek cevabı olacağını bilirdi. bazen birden fazla cevabı da olsa eve gitmeden önce bulurdu cevabı. sonrasında bir keyif sigarası ve çekçekli arabanın gıcırtısı....
eve gitti. yüzünü yıkadı. ayağını yıkamaya üşendi. yatağa uzandı.
neden yaşıyorum sorusu takıldı kalbine. cevap ise cevapsızlıktan doğdu kendiliğinden;
"öylesine"
cevaplar soruları doğuruyordu. kitabın son cümlesi takıldı bu sefer.
"ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar..."
neden?
öylesine sanırım dedi şakir. gene ihanet etmişti hakkı'ya. her gün yarım saat kitap okuyacaktı. gene gece oldu.
yarın okurum deyip yarım yamalak esnedi ve farkında dahi olmadan bıraktı kendini uykuya.
uyku nam zebaniyse zamanı geldiği her anda, yine, yeniden iş başında.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder