şşşşşşşşş!!
aptal. dikkatli olsana. gerizekalı, eğer duyulduysak ki sanmıyorum, ama duyulduysak birazdan bulgarlar bizi kalbur edecekler haberin olsun.
-tamam tamam...
iki kişiydiler meriç'in kumlu kıyılarında ve karşıya geçmeye hazırlanıyorlardı. ikisi de özellikle siyah giymişlerdi. kumların üstünde yürürken çıkan malum haşırtıyla yaklaştılar suya ve dolunay'ın bulutlar arasında uyumasını bekliyordu her ikisi de.
-yeşil giysek daha mı iyi olur du haa, ne dersin?
-sus.
-amaa?
-sus dedim, eğer dönebilirsek eve, bulgarlar bizi deşmezlerse ben deşeceğim o lanet kafanı sus işte sus bi sus... sus.
-peki.
aradan beş dakika geçer ve fısıltılar tekrar yükselir aynı çalının altından;
-şakir? hey, şakir?
-ne var amına koyayım.
-ya yakalanırsak?
-sen onu düşünme. öyle ya da böyle gebertecekler bizi yakalarlarsa.
-oldu...
on dakika sonra, nihayet bulutlar istenilen kalınlıkta geçmişlerdi ayın aydınlık yüzüne ve ay artık sadece yeri bilinen ama cismani olmayan "şeylerdendi" onlar için.
-hadi.
suya girdiler önce usulca. suya girmek için çok güzel bir nokta seçmişti şakir, salkım söğütlerin arasında süzüldüler meriç'in kasımda buzz gibi akan sularına ve burunlarına kadar sudaydılar artık, kafalarındaysa söğüt dallarından acemice yapılmış, antik yunan taçlarına benzeyen kamufle zamazingolarından vardı.
-bırak kendini, sadece bırak ve karşı kıyıya yönel. her şeyi bırak da lanet elimi bırakma. dur, daha yavaş. ses çıkarma.
su buz gibiydi ve tir tir titriyorlardı, şakir'in sırt çantası çoktan ıslanmış, ay gölgelerin ardından tamamen kaybolmuş ve meriç'e has malum mistik sis çoktan çökmüştü. hemen ardından onlar da karşı kıyıya çıkmışlardı.
belli belirsiz bir fısıltıyla;
-bulgaristan'a hoşgeldin.
ağır ağır ilerlemelilerdi artık. ilerlediler de. şakir soğuktan titriyordu fakat kendinden emin atıyordu adımlarını daha önceden belirlenen buluşma noktasına. diğeriyse hemen ardında, soğuğu dahi hissetmeden, iliklerine kadar tırsarak, korkarak ya da o anda ne hissediyorsa oduyguyu dibine kadar yaşayarak yürüyordu hemen ardından. yürüdükleri arazi aniden engebeli bir hal aldı ve çalılar seyreldi. buradan sonra bulgar nöbet kuleleri ve devriyeleri başlıyordu. artık dizlerinin üstünde emeklemek zorundaydılar. ama öncesinde çamur banyosu...
-gel, gel hadi bu taraftan.
takip etti onu diğeri. ip kadar ince bir derenin biriktiği bir noktada lağımı andıran bir kokuda olan çamurun ortasında buldular kendilerini. şakir yattı çamura ve yüzü dahi çamur olana kadar ince, adeta bir baleti andıran hareketlerle döndü çamurun içinde. diğeri de onu takip etti gönülsüzce. ikisi de artık simsiyahtılar.
-evet, devam ediyoruz.
engebeli arazinin başladığı yere geri döndüler. yavaş yavaş tırmanmaya başladılar tepeyi. birden uzaklardan bir ışık parladı ve gitgide yaklaşmaya başladı. ardından boğuk motor sesi de duyulur oldu. bu kesinlikle bir devriye aracıydı. yattılar. sadece yattılar ve beklediler. şakir onların geçmelerini bekliyordu. diğeriyse onları gelip paketlemelerini ya da oracıkta kurşuna dizmelerini. neyse ki devriyeler geçti.
devam ettiler yabancı bir ülkenin içerilerine doğru ilerlemeyi. yaklaşık yarım saat sonra aradıklarını buldular. şakir koli bandıyla sarılmış paketi verdi adamlara, adamlar koli bandıyla sarılmış parayı verdi şakir'e. tek bir kelime bile etmediler. şakir rusça, bulgarca biliyordu. adamlarda da türk tipi vardı. ama ikisi de oralı olmadılar.
aynı yolu gerisin geri döndüler. tekrardan devriyelerin geçmesini beklediler. nöbet kulelerinin arasından sürünerek geçtiler. meriçe daldılar. türk nöbet kulelerindekileri de atlattılar. 15 dakika suda durduktan sonra her ikisi de öksürüyordu, arınmışlardı aslında ama saçlarının muhtelif yerlerinde hala çamurlar vardı.
at arabasına binip kıyık mahallesi'ne doğru yollanırken sordu diğeri şakir'e;
-yau şakir hepsini anladım da neden çamura bulandık?
-köpekler.
-hee peki.. ama meriç....
-meriç? o eskiden maviydi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder