16 Mart 2012 Cuma

Kim? ne? nerede?

kimsin? sen, evet sen? kimsin? kimiz? biz? bir biz mi var yoksa ortada? ne arıyorsun? ya da arıyoruz? bir şey mi arıyoruz

kayıp lan bir şey mi aranan yoksa ne olduğunu bile bilmediğimiz bir şey mi? biz diyorum bak, sahi kimiz biz? nee kadaar çok soru. midem bulanıyor. bademciklerim şiştiğinden olabilir. başım dönüyor. çok sigara içtiğimdenmiş. neden bir allaaaan kulu çıkıp da cevap veremiyor bana!? kimiz? üstelik şimdi ortada bir "biz" var. kalabalıkları sevmiyorum ben. kahkahalarımı da özledim sanırım. sanırım... kesin olan hiç bir şey yok ama bu böyleyken bile ortada kesin olan bir şey oluyor. efendim? ironi? amına koyayım.

ne arıyoruz kimiz nereye gidiyoruz, sorular çoğaltılabilir. hem de bizzat tarafımdan. beyniniz kulaklarınızdan akana kadar sormaya devam edebilirim sorularımı ama biliyorum bu bir çözüm değil. ne diyor o kadim eserde "adam içeri girdi ve ateş etti" ama bu kadar basit olmamalı ölüm. bir başkasında da sşöyle diyordu. "x bir sabah uyandı ve bir böceğe dönüşmüş olduğunu gördü.". amına koyayım dönüştüğün bir elma armut değil lan böceğe dönüşüyorsun boru mu?! aynı şeyi diyen adamın bir de şato diye bir eseri var aklı sıra bürokrasiye giydirmiş, o konuya hiç girmiyorum, zaten bu yazı bir eleştiri yazısı değil, raad olun. kime diyorsam artık, sanki okuyanım var.

kim? en hınzır gülümsememi takıyorum suratımın orta yerine, gözlerimin etrafı kırışıyor, annem de çok yaşlandı ölür belki yakında. ben hala soruyorum. kim? ne? neden? cevapsız onlarca soru. neden arıyorsun? ya da arıyorum? neden işte? sadece tek bir neden göster bana kafamı kırıcam vallaa! bir neden bile yokken ortada neden sorularını çoğaltmak ve kendi kendine kafa sikertmenin nedeni can sıkıntısı olsa gerek. bak bir neden sonuca kavuştu. en azından bir cevabı var. ama benim de çok canım sıkılıyor. can sıkıntısından g-3 piyade tüfeğiyle ayağına ateş eden bir asker tanıyorum. esasında iyi çocuktur kendisi. neyse, neyse.

bu arada jim morrison diye bir adam var. bir de cümlelere hala küçük harfle başlıyorum. cılız denemelerim var. kaybedince değil vazgeçince yenilirsin diyor kapitalizme malzeme olmuş sol cenah kahramanı. üzgünüm, ben vazgeçiyorum.

o kadar çok şeyden vazgeçiyorum ki aklın hayalin durur, üç gün kabızlıktan sıçamazsın. o kadar şaşırırsın ki götünün ağrısından boş otobüste ayakta gider 4 ay göt üstü oturamazsın. terbiyesizliğin lüzumu yok, biliyorum. aslında hiç bir zaman terbiyesizliğe lüzum yok ama belli bir ölçüde küfür kullanınca anlatım güçleniyor. yaaani, aytmatov diye bi adam var o bile küfür ediyor. halbuki nur yüzlü bir adamcık. ölmüş mü ne. topraaa bol olsun.

ne diyorduk, vazgeçtiklerim;
kim, ne olduğumu sorgulamaktan ve savaşmaktan vazgeçiyorum. ama sanma ki güzel dostum, sanma ki ellerimi başımın üstüne koyup dizlerimin üstüne çöküyorum. ben kaçıyorum, kovalayamayacağım kadar uzaüa kaçıyorum. nefes almanın imkansızlaştığı yüksekliklere.
anlam yüklemekten vazgeçiyorum mesela. ne bu anlam yüklemek, sen de biliyorsun. elma yerken ağzına gelen kekremsi taddan irkilmen ve kusman gerekirken sen hayatına son verdiğin bir elma kurduna üzülüyorsun, zavallı elma kurdunun yetim çocuklarına falan acıyorsun. ben artık yapmıyorum bunu. ne suriyede iki ateş arasında kalmış insanların dramları yüreğimi titretebiliyor ne de sırf giyiminden dolayı ortadoğunun herhangi bir bok kokan kentinde taşlanmış ergenin dramı. dramlara doydum mu ne? önümde adam kessen yüreğim titremez ama bir kediye tekme atsan üstüne atlayabilirim.
artık insanlara sözler vermeyeceğim. tutamadığımdan değil, bazıları değmiyor, anlıyor musun?! anlamazsın biliyorum sen kendinden başkasını düşünmezsin. ancak kendine ve korkundan taptığın tanrına sözler verirsin. korkuyu anlıyorum ama söz vermek nedir yaa. neyse o da senin inancın, saygı falan duyduğumdan değil, bademciklerimn şiş nefes alamıyorum.
insanlar demiştik değil mi. kaçıyorum. anlam yüklemeler. emeğin yüceliği de var tabii. mesela artık bir romanı 2 günde okuduktan sonra yazarının çektiği sıkıntıları düşünmek yok. emile zola madencilerle röportajlar yaparken ebesini siktirmişse banane. sıradan bir tüketiciyim artık. bi karikatür var, çok gülmüştüm ona. neyse önemli olan o değil, 20 yıla kalmadan parlak bir kafaya sahip olacağım. gerçek anlamda. dökülüyorlar. anladın sen.

jim morrison diye bir adam var biliyor musun, 3 temmuz 71'den beri pariste yatıyor. bir de jeff buckley var. onu geç de bir yavuz çetin var. kategorizasyon dalında nobel alabilirdi biraz daha yaşasaydı. ama ben itiraz ederdim. biraz daha yaşasaydı keşke, kim olduğumu bir de ona sorardım. belki beraber uçardık köprüden aşağıya. benimle uçmak ister misin diye sorabilirdi. şarkı o zaman gerçekten anlamlı olabilirdi. bir insan köprüden aşağı kaç saniyede uçabilir ki? jim morrison diye bi adam var ama. yaşamış, ölmüş.

21 Şubat 2012 Salı

gün batımında kızarmış kızılderililer,
güneşi göremeden taşaklarından tavana asılmış zenciler.
şişman kadın şarkılarındaki gibiydi hayat,
ilişkilerse katmandu ekmeği kadar bayat.
*beyaz tavşan gelmeden*
durmak, susmak, devam etmek değildi çözüm.
bir paket sigaraya ya da bir bardak çaya tavdı özüm.
öldüm, doğdum, büyüdüm
sen sus, sen doğur, sen savaş, sen öldür.
*beyaz tavşan gelmeden*
aptal bir espri kadar kokmuş bir orospuyu da sen öldür.
methten kokan bağırsakları,
alkolle sulanmış bir mideyi.
sigarasızlıktan titreyen parmakları,
soğuktan morarmış ayak tırnakları.

hepsini jülyen doğra ve kaynat bir kazanda,
tabağı süsle mario'nun mantarlarıyla.

beyaz tavşan gelmeden.. beyaz tavşan gelmeden.

annene sorma hangisi diye,
aldırma, o artık annen değil diyene.
25 kiloluk bir baltayla intihar etmenin imkansızlığını bırak yere.
istersen baltayla birlikte atla dördüncü kattan buz tutmuş zemine.
beyaz tavşan gelmeden.

dökülen süt dişlerinden fazla adam öldürdün,
beyaz tavşan duymamıştı olanları ama sen, geri döndün.
tavşan dişlerin sallanıyor.
beyaz tavşanın eli kulağında, bu sefer sana geliyor.

kaç! koş! nefes nefese kalana kadar,
zaten ne kalmış şurada,
yaşayıp yaşayabileceğinin hepsi, beyaz tavşan kokunu alana kadar.

18 Şubat 2012 Cumartesi

eşkiya 1996

----------tamamı spoiler------------



o nasıl bir finaldir öyle. sahne aralarındaki akıcılığı, hikayede kopukluklar olmasına rağmen bir bütün halinde devam etmesi, ışığın o zaman teknolojisine rağmen çok başarılı kullanılması v.s. v.s. v.s. söyleyeceklerim bunlar değil. o nasıl bir finaldir.


bu güne kadar yeterince yazılmış çizilmiştir zaten. bundan sonra o yazılan çizilenler üstüne bir şeyler söylemem laf-ı güzef olur. diyeceğim tek şey o nasıl bir finaldir. bütün çocukluğun ve ilk gençliğin güneydoğuda geçiyor. ağaya başkaldırıyorsun. dağa çıkıyorsun. eşkiya oluyorsun namın yürüyor. yol kesip haraç alıyorsun. bir de seviyorsun elbette. sevdalısın. aşıkların türkülerine meze olacak kıvamda bir sevda. ama bununla da bitmiyor, aynı kıza sevdalı olan başka biri var. seni gammazlıyor, tam 35 yıl yatıyorsun içeride, dile kolay. sonra bir gün çıkıyorsun. gidiyorsun köyüne. fırat yükselmiş köy möy kalmamış geride.

sevdalı olduğun kadını 35 yıl sonra istanbul'da buluyorsun. polislerle çatışıyorsun. havai fişekler patlıyor gökyüzünde. eski zaman eşkiyalarını hatırlıyorsun. onların yanındaki yerini almak üzere gidiyorsun çatının kıyısına. polisler bütün mühimmatlarını üzerine boşaltmışlar zaten. kalbura dönmüşsün. geliyorum keje deyip kendini boşluğa bırakıyorsun.

böyle bir final. bana göre, şener şen'in kariyerinin zirvesidir o kendini boşluğa bıraktığı an.

17 Şubat 2012 Cuma

5

"evet. nihayet."

uyandı ve bu iki cümleyi, iki kelimeden oluşan iki ayrı cümleyi kurdu güç bela. akşam olmasına yakındı ya da güneş yeni doğuyordu. kim bilir? bir kaç hafta önce aldığı kedinin leşi kokalı çok olmuştu. kısacası ev leş gibi çöp insan pisliği ve kedi leşi kokuyordu. bir de her tarafta gezinen, insanın derisini kedi götüne çeviren pireler.

"nihayet"

güç bela kalktı yattığı yerden. kaşınıyordu. banyoya neredeyse sürünerek gitti. aynadan geriye kalan parçalara bakarak yüzünü bulmaya kendini görmeye çalıştı. saçları biraz uzamış. tutabileceği kadar uzundu. vücudunun geri kalanını olduğu gibi yüzünü de kemiren, kanını emen pirelerden dolayı yüzünde de yaralar vardı. boynunda çok fazlalardı. sol gözünün altından şakağına kadar mosmor bir yumruk izi vardı. kaşı açılmış, dikiş gerektiren bir yarayı sadece tamponla kapatmaya çalışmıştı. dolayısıyla yüzünün solu pıhtılaşmış kan yüzünden gerginleşmişti. kendini koklamayı denedi, neredeyse kusuyordu.

sahi ne kadar olmuştu? ailesini kaybedeli, evi ve antikacı dükkanını satalı ne kadar olmuştu. kocası onun son halini tahmini olarak bir hafta önce görmüştü. bir daha da görmek istememişti. üstelik giderken de görüşmemek üzere demişti. paramparça aynanın üçgen parçalarından birini sağ elinin parmaklarını parçalayarak çıkardı. küvete yöneldi. başı dönüyordu fakat bu sefer olacaktı. nihayet...

suyu açtı. hala sıcak su vardı. bu iyiye işaret. kedi kokusu gerçekten midesini bulandırıyordu. suyu henüz bir kaç santimetre bile yükselmemiş küvetin içine girdi. ayaklarını gıdıklıyordu akan su. neyse ki gülecek hali yoktu. su ayaklarını kapatacak yüksekliğe ulaşmıştı bile. elindeki üçgen ayna parçasından gözlerine baktı. ışık yoktu. parlamıyordu. zaman gelmiş olmalıydı.

kırık ayna parçasını bileğine tüm gücüyle bastırdı. ayna parçasının değdiği yerden damla damla kan akıyordu. gözlerinden de acıdan olmadığına inandığı farklı, başka gözyaşları akıyordu. korku da değildi. sadece yaşamak güzeldi. evet, çok güzeldi. elleri titremeye başladı. vakti gelmemiş de olabilir. ama gözlerindeki ışıltı gitmişti. bütün gücüyle aynayı kendine doğru çekti. gördüğü şeyden kendisi de korktu. derisinin altında lifler ayrılmış damarlar paramparçaydı. hatta sinir olduğunu sandığı garip garip şeyleri bile görebiliyordu. kusmamak için zor tuttu. hani, poetic olmalıydı her şey. keşke mum da yaksaydı. su sıcaktı ama kulaklarının arkasından başlayan ürperme bütün bedenine yayıldı. keşke mum yaksaydı dedi kendi duyabileceği kadar yüksek sesle. kırık ayna parçasını tutan eli daha çok titredi ve ayna yere düşüp onlarca parçaya ayrılırken küvetin suyu şimdiden kıpkırmızı olmuştu. sonrası soğuk. sonrası karanlık.


ev sahibi, kira hesabına yatırılmadığı için 17 gün sonra kapıyı kendi anahtarıyla açıp kokuyu alır almaz durumu anladı ve direkt polisi aradı. kimi kimsesi yoktu. onu daha önceden tanıyanlar polis onlarla iletişime geçtiğinde tanıdıklarını inkar ettiler. kocası ölüm haberini aldığında bunu sanki bir fincan kahve ısmarlıyormuşçasına oldukça sıradanmış gibi kabullendi. cenazesini almaya gelen olmadığı için ailesinin, fiddler'ların yanına değil kimsesizler mezarlığına gömüldü. denizi gören, hava sisli olduğunda ve sis şehire doğru ilerlerken sisin kaynağıymış gibi duran bir mezarlık. yanı başında hurdalık olan bir mezarlık. bir kayın ağacının yakınındaydı amanda fiddler'ın mezarı. mezar taşının hizasından deniz görünmüyordu biraz zıplamak gerekirdi denizi görebilmek için ama deniz kokuyordu. dul bayab schmitt'in kaçak siyah kedisi hurda yığınları arasında bir görünüp bir kayboluyordu. hava yosun ve motorin kokuyordu. hemen karşısındaysa hurdalığın tellerine dayalı eski tarz metal bir tabela vardı. "antiques of broken dreams"

hurdalığın içinde bir yerlerde iğrenç derecede kalın adam sesi levyeyi getir diye bağırdı. boyundan büyük levyeyi taşıyan üstü başı yağ içindeki çocuksa önce peki diye haykırdı ardından içinden hassiktir dedi.





-------

14 Şubat 2012 Salı

4

"gitmeli. ama nereye? uzaklaşmalı. ama neyle? bir yerde durmalı. ama nasıl? bir gün boyunca susmalı. ama kiminle? yalnız? nereye kadar? nasıl? neden?"

bütün sorular zihnine akupunktur iğneleri gibi saplanırken, her birine bir cevap uydurmak kolay olmuyor. doğru cevabı bulamıyor zaten ama en azından canını yakan iğnelerden bir süreliğine kurtuluyor."neden?" sorusu ise karıncalanma hissini tetikliyor. beyaz elbisesi artık gri-siyaha dönmüştü. onu tekrar giymek istemiyordu. sadece, arkasında bırakmak, sadece bırakmak ve devam etmek istiyordu. bir yerlere gitmek, uzaklaşmak ve mümkünse unutmak. neden sorusunu dahi unutubilmek istiyordu. zamanın bir şeyleri geçiştirmektense öldüreceğini bildiğinden dolayı, beklemenin mantıksızlığının farkında. zaman öldürüyordu. ve gri-siyaha dönmüş beyaz elbisesinin üstündeki sarımsı kusmuk lekeleri gibi lekeler bırakıyordu tebessümlerde. o şeyler olduktan sonra tebessümler biraz daha acı, en sevdiğin yemek biraz daha az lezzetli oluyor. hatta mümkünse şehir dışına, çöle yakın bir yerlerdeysen gökyüzündeki milyarlarca yıldızı göremiyordun, gökyüzüne boş boş baktığında.

kafası yeniden kaşıdı. siyahımsı bir renk almış sağ elinin parmak uçlarıyla yavaş yavaş masaj yaptı çıplak kafasına. garsonun onun masasına doğru geldiğini gördü. görmezden geldi önce. garsonun attığı her adımda, sert topuklu ayakkabılarının çıkardığı o iğrenç ses deprem etkisi yapıyordu küçük kafede. birinci adımda vitrinlerdeki tuhaf fincanlar devrildi. ikincisinde vitrinler parçalandı ve cam parçaları insanların bedenlerine saplandı. üçüncü adımda ekspresso makinası havaya uçtu ve makinadaki kahvenin tamamı sıcak su haznesindeki suyla beraber cam parçalarıyla yaralanmış bedenlerin üstüne, bir haçlı kuşatmasındaymışlar da burçlardan üstlerine kızgın katran dökülüyormuşçasına saçıldı. dördüncü adımda garson önlenemez şekilde uzadı ve genişledi. kafası çoktan tavanı delmiş ve kiremitleri ahşap kolon ve kirişleri zavallı insanların üstüne indirmişti. beşinci adımı atmak üzereydi. artık kaçmak için bile çok geçti. kafasının üstüne inmek üzere olan devasa ayakkabıyı gördü. kaçamazdı. gidemezdi. bir neden de yok zaten dedi kendi kendine. elleri deli gibi titriyor, sapsarı, kasılmış bir halde bir kaç nanosaniye sonra kafasını ezecek ayakkabıya bakıyordu.

-bayan? bayan? iyi misiniz? yardım çağırmamı ister misiniz?

etrafına baktı önce. sonra garsonun korkmuş gözlerine baktı. adam gerçekten korkmuştu. dizleri birbirine vuruyordu.
-iyi misiniz?
yerde yaralı insanlar yoktu. kahve makinası olduğu yerde duruyordu. vitrinler yerli yerindeydi. bazılarının köşeleri tozluydu. gün ışığında kendini gösteren iğrenç bir toz. elleri titremiyordu. terlemişti.
-iyiyim. teşekkürler.
boş gözlerle ona bakan garsondan hesabı istedi. az önce bir saralı gibi kıvranan kadının kendine geldikten sonra nasıl bir anda normal davrandığını görmek her gün görebileceği bir şey değildi elbette. hesabı ödedi. 5 amerikan doları bahşiş bıraktı masaya, kahve fincanının yanına ve dışarı çıktı.


gene sis. gene rögar kapaklarından fışkıran şehrin bokunun buharı... gene yağmurdan kaçmaktan yorulmuş bir kuytuya sığınmış evsiz. neden her şey bu kadar dramatik. neden? yağmur yağmuyor ama gök gürültüleri duyuyordu. fısılıtıyı duyuyordu.

"riders on the storm, the killer on the road."

elleri titremeye başlayacaktı ki kocaman bir yağmur damlası burnuna çarptı ve gökyüzünden gelip kadının burnunda yolculuğuna son verdikten sonra milyarlarca parçaya bölünüp bir kısmı yere, bir kısmı havaya bir kısmı da kadının yüzüne dağıldı.

böylesi sisli bir havada yağmur yağmamalıydı... işte şimdi dramadan ziyade trajikomiğe girmişti durum. sahi kaç gün geçti? otobüs durağına doğru yürüdü ağır adımlarla. bi adam ona kasten omuz attı yolun yarısındayken. epey sarsılmıştı ama ona omuz atan orospu çocuğuna karşılık verecek durumda değildi. sallana sallana durağa kadar gitti. kendini duraktaki banka bıraktı. gözleri kapanıyordu. en son 3 gün önce uyumuştu. tekrar uyumalı. hayır! bu sefer nedenler nasıllar yok. sadece uyumalı. uyanmama dileğiyle de olsa, hiç bir şey düşünmeden de olsa, sadece kendini temiz çarşaflara bırakmalı ve gözlerini kapatmalı. evdeki çarşaf bok kokuyordu.

gözlerini açtı. tam o anda bir otobüs kapılarını kapattı. o daha ne gördüğünü bile anlayamadan otobüs hareket etti. 20 dakika daha bekleyemezdi orada. 20 dakika içinde ya uyurdu ya da uykusuzluktan ölürdü. yıllar önce okuduğu bir kitabı hatırladı. nazi'lerin yahudiler üzerinde yaptığı deneyler üzerine derleme bir kitaptı. bir insan tam iki hafta uyumadan durabiliyormuş nazilerin deneylerine göre. küfür etme ihtiyacı duydu. tek sorun hiç bir şey yapamamak değil bir şeyi düşünemeyecek kadar güçsüz oluşuydu o anda. önce sağına baktı. ona omuz atan adam yanında bir kaç kişiyle onu göstererek gülüşüyorlardı. ağzı açık bir halde boş gözlerle onlara bakmaya devam edince adamların gülüşmeleri kahkahalara döndü. soluna baktı. ışıklı bir tabela takıldı gözüne. sisli havaya rağmen işini yapıyordu tabela;
"hotel"

sallana salana otelin kapısına kadar gitti. güç bela kapıyı açtı ve neredeyse sürünerek resepsiyona ilerledi. kimse yoktu. o uyduruk zillerden de yoktu resepsiyonda. bir şeyler söylemeye çalıştı ama boğazından çıkan tek şey anlamsız hırıltılardan ibaretti o anda. ayakta uyuklamaya devam etti bir süre daha. görüş alanına kel bir adam girdi. adamın dediklerini anlamıyordu. hem şivesi çok bozuktu hem de kelimeleri anlamasına rağmen birleştirdiğinde anlamsız cümleler ortaya çıkıyordu. bir kaç saniye çantasını karıştırdıktan sonra adam kimliğiyle beraber bir tutam para uzattı. adam bir şeyler söyledi, önündeki bilgisayara bir şeyler yazdı manasız bir kaç saniyelik beklemeden sonra anahtar askılığından bir anahtar kaptı ve kadına yolu gösterdi. kadın anlamıyordu. gerçekten hiç bir şeyi anlamıyordu. kadının koluna girdi. merdivenleri çıkmasına yardımcı oldu. birinci kata geldiklerinde merdiveni terkedip koridora yöneldiler. yürümeye devam ettiler ve soldan ikinci kapının önünde durdular. adam kapıyı açmak için kadının kolunu bıraktığı anda kadın yere yığıldı. sağlam bir küfür ettikten sonra kapıyı açtı. kadının kollarından tutup kaldırdı. ve yatağın üstüne attı. bir bacağı yatağın dışındaydı o anda ve boynu çarpık bir açıyla duruyordu. elbisesinin eteği yırtık, sağ kolu bileğinden dirseğine kadar soyulmuş ve akan kanlar kurumuştu.  onun o haline baktı önce. sonra bir küfür daha edip kapıyı çarptı ve işinin başına döndü.

7 Şubat 2012 Salı

3

5 yaşında saçları kısacık kesilmiş beyaz elbiseli bir kız çocuğu kırmızı pinokyo bisikletinde, amerikan rüyasını taklit etmeye çalışırken yolda kalmış bir avustralya banliyösünde sıcağa, sivrisineklere ve altında kalabileceği herhangi bir stationvagon arabaya aldırmadan pedal çeviriyordu. yolun hemen kenarıdan yaz sıcaklarıyla kavrulmuş çimlerin üstünde saçlarının büyük bir kısmı aynı anda dökülmüş bir adam çok çok eski ahşap tripodlu körüklü bir fotograf makinasıyla bunu kaydetmeye çalışıyor, her seferinde başarısız olmasına rağmen kızının önünde bağırıp çağırmaktansa öfkesini içine atıp tekrar, tekrar deniyordu ve her seferinde kız soruyordu "gene mi olmadı baba, gene mi olmadı baba?" adam sadece sinirli sinirli gülümsüyor ve kızını korkutmamak için kendi kendisiyle mücadele ediyordu. dördüncü denemesinden sonra bir kadın hızlı adımlarla evinden çıktı ve fotograf makinasının yanına gidip adama "eğer fotograf çekmek istiyorsan önce objektifi açmalısın bay... fiddler." dedi. parmaklarının zarif hareketleriyle objektif kapağını gevşetti, ani bir hamleyle çıkardı sonra adamın eline tutuşturup eve hızlı adımlarla, uçarcasına döndü. 1988 yılının o yazından geriye hatırlanası ve fotografı çekilesi tek şey kısa, sarı saçlı beyaz elbiseli çocuğun bisiklete binmeyi öğrenmesiydi aslında fiddler ailesinde. zaten fotograf da devasa aile albümündeki yerini aldı.

"88 yazı, amanda'nın ilk pedal atışları"
aslında o fotograf çekilmeden önce babası fotografı çekmeye çalışırken kilometrelerce pedal çevirmişti belki amanda ama şiirsellik açısından derdi annesi... her şey poetik olmalıymışçasına yaşardı ve etrafındakileri de manipüle ederdi bu konuda.

ortalığı kasıp kavuran itfaye sirenini duyar duymaz sıçradı ve kendine geldi amanda. burger king'in iğrenç restorantlarından birinde soğumuş kauçuk kıvamındaki patatesi sade yemeye çalışırken bir yandan kusmamaya çalışıyor bir yandan da hatırlıyordu. daha doğrusu hatırlamak için gerçekten çaba sarfediyordu. hatırladığı en eski şeyse ilk bisikleti ve babasının fotograf çekmeye çalıştığı gündü. o günden önce koskoca 5 yıl vardı ve inanamıyordu... hayır, o beş yıl boyunca neler yaşadıklarını hatırlamıyor oluşuna değil daha önce nasıl oldu da hiç sormadığına inanamıyordu. hala annesi babası hayattayken... bol üç noktalı romanlar gibi olmuştu şimdi onun durumu. sürekli zoraki bir dramatizasyon. çevresindeki her şey, herkes bir şeyleri hatırlatmak çabasındaymış gibi. iki belediye işçisi super size whopperlarını tüketmekle meşguldü ve şişman olan daha da şişman olanına sordu önce;

-hey sabah haberlerini izledin mi, dünyanın en çocuk kalpli ihtiyarları farklı zaman dilimlerinde olmalarına rağmen dörder saat arayla ölmüşler.
-ee noolmuş?
-hayır, ölmüşler yani.
-ee?
-...

her şey ve herkes dediği şey bu denli acımasız olmamalıydı, ama "shit happens" felsefesini takip eden ve benimseyen biri için fazla kafasına taktığını düşündü. evet, anne babasının ölümü onu bu denli etkilememeliydi. heey!! zaten insanlar doğup büyüyüp çoğalıp ölmez mi?! anne ve babasının çoğalmasının bir ürünü olması bile yeterince tiksindiriciydi. yani... anne ve babası sevişiyorlardı. buruşuk dudaklarıyla birbirlerini öpüyor, sarkık sarkık yatakta yuvarlanıyorlardı. bu sefer midesi buruşuk ve sarkık ihtiyarlardan değil kendi iğrençliğinden bulandı. bir öğürtü kapıdaydı ve kamufle etmesi gerekiyordu. koşar adımlarla lavaboya gitti. mezbaha bile daha temizdir diye düşünüyordu ki koyuverdi ne varsa. çıkanların büyük bir kısmı klozetin dışına fışkırmıştı. ayakları da iğrenç haldeydi. ama gerçekten tuhaftı bu, kusmuğu bile sigara kokmaya başlamıştı. bir şeylerin bokunu gerçekten çıkardığının bilincinde olan insan ciddiyetiyle sildi ayakkabılarını üçüncü kalite tuvalet kağıdıyla. elini yüzünü yıkadı, kağıt havluyla kurulandı ve tuvalete girdiği gibi çıktı.

hızlı hızlı yürürken ve kapıdan gelen hava akımıyla normaldekinden daha çok bir hayaleti andırıyordu. polisin ibret olsun diye yayınladığı, methamfetamin kullanıp vücutlarını mahvetmiş insanların fotograflarındaki gibiydi neredeyse. son 8 günde çok fazla zayıflamıştı, yüzü neredeyse beyazdı. aslında beyazdan daha çok gri gibi. yanakları çökmüş ve sarkmış, bacakları inceydi. tek fark hala dişlerinin yerinde oluşuydu. hızlı, koşar adım yürürken de süzülen bir hayaleti andırıyordu. aslında yerel halk onun hakkında bir efsane çıkarsa abartı olmazdı gerçekten.

gene akşam. bu gece dramatizasyon olmamalı diye düşündü. düşünmeyi dahi düşünmeyecekti. sadece içecek. sonra biraz daha içecekti. böyle bir ucubeyle birlikte olmayı düşünecek biri olursa da tanımadığı bir adamın penisini içine sokmasına izin verecekti. sırf değişiklik olsun diye yapacaktı bunu. bu gece bir şeyler gerçekten yıkılacaktı hayatında ve o enkaz içinde yeni bir şeyler kuracaktı. lego gibi, ama daha basit. legolarla bir şey inşa ederken hayal gücüne ihtiyacın var. gerçek hayattaysa biraz fazla alkol alıp oluruna bırakmak yeterli. en azından denemeliydi. legolarından öğrendiği kadarıyla da bir şey yapmak istiyorsan eğer, öncelikle bir önceki yaptığın eseri yıkmalısın.

körfez caddesinin ortalarında bir yerde ara sokaklardan birinde bulduğu ikinci sınıf bir bara tabiri caizse dalarak girdi ve kendini bar taburelerinden birine attı. bardaki aynadan masaları saydı fakat mekanın L şeklinde oluşundan dolayı diğer kısım hakkında sadece tahmin yürüttü. saydığı sekiz masa vardı, altısı doluydu. diğer tarafta da en fazla dört masa vardır. en fazla altı. onların da en fazla ikisi doludur. insanlara bakmadı bile. insanlar ona bakıyordu fakat o farketmedi bile. barmenin sorarak bakan gözleri gözleriyle kesiştiğinde vodka dedi. shot mı dedi barmen. cevap vermedi. bi shot bardağı çıkardı. doldurdu ve önüne itti. kadın çantasından çıkardığı bir avuç amerikan dolarından bir banknotu çekti ve bara koyup barmenin önüne itti. şişeyi bırak dedi.

altıncı ya da yedinci shottan sonra o malum bulantı hissi gene oturdu yutağına. bu sefer gerçekten hiç bir şey düşünmemişti ama. sadece vodka vardı aklında. sadece vodkayı bardağa doldururken o loş ışıkta ışığın bardak üzerindeki dansını izliyor ve takribi dörder dakikalık aralıklarla bardağı kafasına dikiyordu. artık yanmaya başlamıştı. barmen tekrar geldi, iyi olup olmadığını sordu ona. kafasını kaldırdı ve doğrudan gözlerinin içine bakmadan, "sence nasılım?" diye sordu.

-giderim var mı sence? güzel miyim saçlarım olmadan?
-üzgünüm, saçsız halinizi bilmiyorum. bir yorum yapmam doğru olmaz.
-öyle mi?
-...

elinde vodka şişesiyle, sigara dumanlarını ve kusmuk kokusunu kapı açıldıkça şehrin üstüne kusan, günah kokan çocuklarını midesine indiren, beyaz kadından naneli sakıza kadar her türlü ticareti yapmanın mümkün olduğu mekanın kapısını açtı. bir kaç adım attıktan sonra boşluğa fırlattı şişeyi. gözlerini kapattı ve gökyüzüne baktı. şehrin ışığı yanan odalarından birinde bir kadın çocuğunu azarlıyordu,

-eğer bir daha o kelimeyi kullanırsan seni babana şikayet ederim ve 18 yaşına gelip koskoca adam olana kadar bir daha asla dışarıya çıkamazsın.
çocuğun yüzü kasıldı, kaşları çatıldı ve pürüzsüz cildinde yaşlılara has o derin kırışıklıklar belirdi bir anlığına sonra düşündü,"nasıl olsa beni okula göndermek zorundalar". önce bir kahkaha, ardından çocuk ciğerleri elverdiğince haykırarak;
-hassiktir!

kadının çocuğa bir kaç tokat attığını duydu. gülümsüyordu, baş dönmesine engel olamadı. kendini yere bıraktı. köpek pisliği ve insan kusmuğu kokuyordu zemin. sol elinin üstüne düşmüştü. dut gibi sarhoş olmasına rağmen gerçekten canı yanıyordu, acıdan hakim olamadığı bir göz yaşı aktı. çocuğun haykırarak küfür ettiği küfürden sonra yarım kalmış bir tebessüm vardı yüzünde. birazdan yavaş yavaş soğuyup gidecek bir tebessüm. bileği değil. gözyaşı. işte bu gerçekten ilginçti. uyku vaktinin geldiğini düşündü. eğer caddeye çıkabilirse, daha fazla bir tarafını kırmadan, tecavüze uğramadan ya da gasp edilmeden evine gidebilirdi. sağ elinin desteğiyle ayağa kalktı. işte şimdi gerçekten başı dönüyordu, caddeye çıkan ara sokağa doğru yöneldi, eğer hızlı adımlarla giderse daha az yalpalayacağını düşündü. hızlandı ve mümkün olduğu kadar az yalpalayarak, iki ara sokağın kesiştiği minik bir dörtyoldan geçerken, market arabasına abuk subuk ne bulduysa dolduran bir adam gördü onu;

sarı sokak lambası bir koni gibi aydınlatıyordu dörtyolu. bir kedi koşarak ters istikamete gidiyordu, bir rögar kapağı şehrin pisliğinden buharlaşanları gökyüzüne bırakıyordu ve siyah elbisesi dizlerine kadar gelen saçsız bir kadın sokağı uçarcasına geçiyordu. fotograf karesi gibi saplandı adamın kafasına o an. güçlükle nefes aldı, elinden geldiğince teslis inancına uygun bir istavroz çıkardı kekeleyerek. sonra köpeğine dönüp;

-sen de gördün değil mi bunu? evet sen de gördün, siz köpekler her zaman görünmeyen bazı yaratıkları görebilirsiniz.. aman tanrım. aman tanrım, kimse inanmayacak şu gördüğümüze.

esaretin bedenlerden, pamuk tarlalarını ıslatan terden buharlaşıp, kurumuş dudaklardan dökülen hali kesinlikle bu. beyaz adamlar hükmediyor, çok sıska ya da çok şişko beyaz adam güç simgesi winchester tüfeğiyle at üstünde, şeytanın müziği olan beyaz giysili siyah adamların müziğine katlandığı için maaş alıyordu. bu yolla kazandığı parayla ailesine bakıyordu. fakat ne siyah adam ne de beyaz adam bunun bir kaç on yıl sonra parlak sahnelerde söylenecek blues olduğunu bilmiyordu. tıpkı yıllar sonra rock müziğe aynı şekilde yaklaşacaklardı. "şeytanın müziği"

aslında tam olarak siyah değil. beyaz ve renkli olarak ayrılıyordu insanlar o dönemlerde. halka açık musluklarda tuvaletler ve toplu taşıma alanlarında da açık bir şekilde belirtiliyordu zaten, white ile colored farkı.
on yıllar geçti, blues beden buldu. ray charles oldu. bir kaç on yıl sonra da blues fanatikleri şeytan olarak nitelendirilmiş müziğin savunucuları bu sefer rock için aynı muameleyi yapacaklardı.

tuhaf aslında. onlar sadece şarkılarını mırıldandılar. mississipi'de ya da teksas'ta dört kişinin aynı ağaca balta sallaması gibi işlerde ise ritm tutmak hayati bir önem kazanmıştı. o şarkıyı söylemezse ya da ritmi kaçırırsa en iyi ihtimalle kendi ayağını, bir diğer ihtimalle de yanında ter döken arkadaşının ayağını asgari 15 kiloluk bir baltayla biçmesi oldukça olağandı.

hayır mesele bu adamların söyledikleri şarkıların evrilip blues olması, ondan sonra rock'n roll kültürünün doğması ve ona paralel gibi hareket ediyor olarak gözükse de pop'un parlaması ve ardından siyah adamın son bombası olan hip hop'ın doğması... ilginç olan bir yerlerde sürekli birileri bir şeyler mırıldandılar. bu hapishane kalkınma fonu tarafından kiralanan bir pamuk tarlası da olabilir ya da beşinci sınıfın da altı bir bar olabilir. "detroit 313"te herhangi bir sokak arası ya da izbe bir depo da olabilir. birileri böyle yerlerde bir şeyler mırıldandı ve o şey bir şekilde pazarlandı. önce şeytan dedi insan tanımadığı şeye. tıpkı ülkemiz seksenlerinde her şeye anarşi ya da terörizm dendiği gibi, ardından benimsendi.

bunun pazarlamasını yapan adamları gerçekten merak ediyorum. onu da geçtim, ritmleri "ben afrika'yım" diyen bir "şey"i beyaz adama nasıl sevdiriyor. ilginç. oldukça ilginç.