14 Şubat 2012 Salı

4

"gitmeli. ama nereye? uzaklaşmalı. ama neyle? bir yerde durmalı. ama nasıl? bir gün boyunca susmalı. ama kiminle? yalnız? nereye kadar? nasıl? neden?"

bütün sorular zihnine akupunktur iğneleri gibi saplanırken, her birine bir cevap uydurmak kolay olmuyor. doğru cevabı bulamıyor zaten ama en azından canını yakan iğnelerden bir süreliğine kurtuluyor."neden?" sorusu ise karıncalanma hissini tetikliyor. beyaz elbisesi artık gri-siyaha dönmüştü. onu tekrar giymek istemiyordu. sadece, arkasında bırakmak, sadece bırakmak ve devam etmek istiyordu. bir yerlere gitmek, uzaklaşmak ve mümkünse unutmak. neden sorusunu dahi unutubilmek istiyordu. zamanın bir şeyleri geçiştirmektense öldüreceğini bildiğinden dolayı, beklemenin mantıksızlığının farkında. zaman öldürüyordu. ve gri-siyaha dönmüş beyaz elbisesinin üstündeki sarımsı kusmuk lekeleri gibi lekeler bırakıyordu tebessümlerde. o şeyler olduktan sonra tebessümler biraz daha acı, en sevdiğin yemek biraz daha az lezzetli oluyor. hatta mümkünse şehir dışına, çöle yakın bir yerlerdeysen gökyüzündeki milyarlarca yıldızı göremiyordun, gökyüzüne boş boş baktığında.

kafası yeniden kaşıdı. siyahımsı bir renk almış sağ elinin parmak uçlarıyla yavaş yavaş masaj yaptı çıplak kafasına. garsonun onun masasına doğru geldiğini gördü. görmezden geldi önce. garsonun attığı her adımda, sert topuklu ayakkabılarının çıkardığı o iğrenç ses deprem etkisi yapıyordu küçük kafede. birinci adımda vitrinlerdeki tuhaf fincanlar devrildi. ikincisinde vitrinler parçalandı ve cam parçaları insanların bedenlerine saplandı. üçüncü adımda ekspresso makinası havaya uçtu ve makinadaki kahvenin tamamı sıcak su haznesindeki suyla beraber cam parçalarıyla yaralanmış bedenlerin üstüne, bir haçlı kuşatmasındaymışlar da burçlardan üstlerine kızgın katran dökülüyormuşçasına saçıldı. dördüncü adımda garson önlenemez şekilde uzadı ve genişledi. kafası çoktan tavanı delmiş ve kiremitleri ahşap kolon ve kirişleri zavallı insanların üstüne indirmişti. beşinci adımı atmak üzereydi. artık kaçmak için bile çok geçti. kafasının üstüne inmek üzere olan devasa ayakkabıyı gördü. kaçamazdı. gidemezdi. bir neden de yok zaten dedi kendi kendine. elleri deli gibi titriyor, sapsarı, kasılmış bir halde bir kaç nanosaniye sonra kafasını ezecek ayakkabıya bakıyordu.

-bayan? bayan? iyi misiniz? yardım çağırmamı ister misiniz?

etrafına baktı önce. sonra garsonun korkmuş gözlerine baktı. adam gerçekten korkmuştu. dizleri birbirine vuruyordu.
-iyi misiniz?
yerde yaralı insanlar yoktu. kahve makinası olduğu yerde duruyordu. vitrinler yerli yerindeydi. bazılarının köşeleri tozluydu. gün ışığında kendini gösteren iğrenç bir toz. elleri titremiyordu. terlemişti.
-iyiyim. teşekkürler.
boş gözlerle ona bakan garsondan hesabı istedi. az önce bir saralı gibi kıvranan kadının kendine geldikten sonra nasıl bir anda normal davrandığını görmek her gün görebileceği bir şey değildi elbette. hesabı ödedi. 5 amerikan doları bahşiş bıraktı masaya, kahve fincanının yanına ve dışarı çıktı.


gene sis. gene rögar kapaklarından fışkıran şehrin bokunun buharı... gene yağmurdan kaçmaktan yorulmuş bir kuytuya sığınmış evsiz. neden her şey bu kadar dramatik. neden? yağmur yağmuyor ama gök gürültüleri duyuyordu. fısılıtıyı duyuyordu.

"riders on the storm, the killer on the road."

elleri titremeye başlayacaktı ki kocaman bir yağmur damlası burnuna çarptı ve gökyüzünden gelip kadının burnunda yolculuğuna son verdikten sonra milyarlarca parçaya bölünüp bir kısmı yere, bir kısmı havaya bir kısmı da kadının yüzüne dağıldı.

böylesi sisli bir havada yağmur yağmamalıydı... işte şimdi dramadan ziyade trajikomiğe girmişti durum. sahi kaç gün geçti? otobüs durağına doğru yürüdü ağır adımlarla. bi adam ona kasten omuz attı yolun yarısındayken. epey sarsılmıştı ama ona omuz atan orospu çocuğuna karşılık verecek durumda değildi. sallana sallana durağa kadar gitti. kendini duraktaki banka bıraktı. gözleri kapanıyordu. en son 3 gün önce uyumuştu. tekrar uyumalı. hayır! bu sefer nedenler nasıllar yok. sadece uyumalı. uyanmama dileğiyle de olsa, hiç bir şey düşünmeden de olsa, sadece kendini temiz çarşaflara bırakmalı ve gözlerini kapatmalı. evdeki çarşaf bok kokuyordu.

gözlerini açtı. tam o anda bir otobüs kapılarını kapattı. o daha ne gördüğünü bile anlayamadan otobüs hareket etti. 20 dakika daha bekleyemezdi orada. 20 dakika içinde ya uyurdu ya da uykusuzluktan ölürdü. yıllar önce okuduğu bir kitabı hatırladı. nazi'lerin yahudiler üzerinde yaptığı deneyler üzerine derleme bir kitaptı. bir insan tam iki hafta uyumadan durabiliyormuş nazilerin deneylerine göre. küfür etme ihtiyacı duydu. tek sorun hiç bir şey yapamamak değil bir şeyi düşünemeyecek kadar güçsüz oluşuydu o anda. önce sağına baktı. ona omuz atan adam yanında bir kaç kişiyle onu göstererek gülüşüyorlardı. ağzı açık bir halde boş gözlerle onlara bakmaya devam edince adamların gülüşmeleri kahkahalara döndü. soluna baktı. ışıklı bir tabela takıldı gözüne. sisli havaya rağmen işini yapıyordu tabela;
"hotel"

sallana salana otelin kapısına kadar gitti. güç bela kapıyı açtı ve neredeyse sürünerek resepsiyona ilerledi. kimse yoktu. o uyduruk zillerden de yoktu resepsiyonda. bir şeyler söylemeye çalıştı ama boğazından çıkan tek şey anlamsız hırıltılardan ibaretti o anda. ayakta uyuklamaya devam etti bir süre daha. görüş alanına kel bir adam girdi. adamın dediklerini anlamıyordu. hem şivesi çok bozuktu hem de kelimeleri anlamasına rağmen birleştirdiğinde anlamsız cümleler ortaya çıkıyordu. bir kaç saniye çantasını karıştırdıktan sonra adam kimliğiyle beraber bir tutam para uzattı. adam bir şeyler söyledi, önündeki bilgisayara bir şeyler yazdı manasız bir kaç saniyelik beklemeden sonra anahtar askılığından bir anahtar kaptı ve kadına yolu gösterdi. kadın anlamıyordu. gerçekten hiç bir şeyi anlamıyordu. kadının koluna girdi. merdivenleri çıkmasına yardımcı oldu. birinci kata geldiklerinde merdiveni terkedip koridora yöneldiler. yürümeye devam ettiler ve soldan ikinci kapının önünde durdular. adam kapıyı açmak için kadının kolunu bıraktığı anda kadın yere yığıldı. sağlam bir küfür ettikten sonra kapıyı açtı. kadının kollarından tutup kaldırdı. ve yatağın üstüne attı. bir bacağı yatağın dışındaydı o anda ve boynu çarpık bir açıyla duruyordu. elbisesinin eteği yırtık, sağ kolu bileğinden dirseğine kadar soyulmuş ve akan kanlar kurumuştu.  onun o haline baktı önce. sonra bir küfür daha edip kapıyı çarptı ve işinin başına döndü.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder