4 Şubat 2012 Cumartesi

2

hala üzerindeki beyaz elbiseyi çıkartmamıştı ve sarı saçlarıyla bir papatyayı andırıyordu sisli caddede. körfez gelen motorin ve yosun kokuları yükselmiş, bütün şehri kaplamıştı, kadim ruhların ziyaretlerini andırırcasına. koskoca caddede, sabahın o saatinde güneşin son tedirginliklerinde bir evsizden başka kimse yoktu, bir de o işte. evsiz adam mağlup olmuş bir tapınak şovalyesi gibi, paslı zırhı paramparçaymış gibi, kırık dökük ne kadar anısı varsa içine doldurduğu kumaş torba kılıcıymış gibi yerde sürükleyerek, adeta sürüklenerek yok oldu sisin içinde. gölgeler vardı sisin içinde, bir belirip bir yok olan. yok olanlar daha çoktu şimdi. güneş nihayet son bir defa daha silkelendi ve şehir uyandı.

gözaltları mosmor, sarı saçları karman çorman ve yağlı, elbisesi kirli beyaz birinin topukları kırılmış ayakkabıları bir elinde, bir şampanya şişesi diğer elinde çoraplarının altı yürümekten parçalanmış bir halde güneş tam yüzünü gösterdiğinde ve gölgeler yok olduğu o anda ara sokağa girdi. dün gece kiminle ne yaptığını tam olarak hatırlamıyordu. aslında tam olarak hatırladığı tek şey anne babası öleli tam bir hafta olduğuydu. 28 yaşındaydı. bir hödükle evliydi. çocuğu olmuyordu. bir zamanlar beyaz olduğu artık sırıtmayan, beyaz/gri küçük bir çantayı karıştırdı ve anahtarlarını bulabildi. apartmanını giriş kapısını açtıktan yere bıraktığı ve hoşaf kıvamına dönmüş eliyle ısıttığı şampanya şişesini yerden almaya tenezzül etmedi. sallanarak merdivenleri çıktı. ikinci kattaki soldaki kapının önünde durdu. neredeyse ilahi bir kuvvetle doğru anahtarı buldu ve şampanya şişesini apartman girişinde unuttuğunu hatırladı. "ne ilginç" dedi önce. duraksaması duraklamaya ve nihayet "durmaya" dönüştü. merdivenlerden aşağı baktı. apartmanı dinledi önce. apartman uyanıyordu ve o biliyordu. eğer şişe almaya inerse aşağı asla yukarı çıkamayacaktı. bir öğürme daha geldi sabah saatlerine kadar zehirlenmiş midesinden. ne yaparsa yapsın yere kusmamalıydı, hele evin içine hiç kusmamalıydı. 28 yıllık hayatında kusmuk temizlemekten daha iğrenç bir şey görmemişti. sonunda kapıyı açtı. içeri girer girmez ayağıyla kapattı. daire sigara kokuyordu, her şey olması gereken yerdeydi. midesinde bir şeyler karıştı, zamanı gelmişti. koşarak tuvalete gitti. 15 dakika boyunca durmadan koşmuş gibi soluk soluğaydı klozete sarıldığı anda. bir nefes aldı. tuvalet gerçekten bok kokuyordu. içinde ne varsa bıraktı kendini dışarıya. o kadar çok öğürdü ki bir süre sonra bağırsaklarını ağzında hissetmeye başlamıştı. kusmuk olmuş saçlarını gözünün önünden çekti güç bela sifonu çekti ve bıraktı kendini soğuk zemine.


baş ağrısı... son yedi gündür-acaba gerçekten yedi gündür böyle miydi? gerçekten yedi gün mü geçmişti?- baş ağrısı çekiyordu her sabah. kendisini uyandıran şeyin ne olduğunu gerçekten merak ediyordu, sadece uyumak istiyordu. değil kafasını kaldırmak hareket bile edemiyordu. acaba parmaklarını hareket ettirse kırılırlar mıydı? gözleri yanıyordu. gerçekten yanıyordu ve yüzü sıcaktı. ılık bir sıcaklık, öyle yakacak kadar değil. açtı gözlerini. doğan güneşe ilk defa küfür etti bugün. tuvalet penceresinden geçen ışık hüzmesi tozlu ve sigara dumanlı dairesinin tuvaletinde kiliselerdeki aziz resmin andıran bir hareyle başına geliyor, gözlerini kamaştırıyordu. oysa o gözlerini açamıyordu. st. george baptist kilisesi başpapazını hatırladı şimdi. ismini bilmiyordu. sadece yüzünü hatırlıyordu. onunla kesinlikle yatmam diye düşündü. düne kadar dört yıldır evliydi. aralık gözleriyle parmaklarını kontrol etti. sağ elinin parmak uçlarından dirseklerine kadar çamurdu, sol eli ve bileği de bir yere çarpmış biraz morarmış hatta kanamıştı da. saçlarına götürdü ellerini. bir sertlik geldi önce. biraz kaşıyınca, yanı başına dökülen bir zamanlar midesinde olan yarı öğütülmüş mezeden geriye kalanlar olduğunu tiksintiyle farketti. annesi geldi gene aklına. saatlerce beraber şarkı söylerlerdi, bir defasında televizyonda bir amerikan kanalında duydukları "cape town lady singing" şarkısını tam bir hafta söylemişlerdi. tam şu anda her şey yapabilirdi aslında. intihar edebilirdi, mastürbasyon yapabilirdi, kafasını bayılana kadar küvete vurabilirdi, sıcak bir duş alabilirdi, bir torbacıdan kokain alabilirdi.. aklınıza ne gelirse, her şey işte! ama gülmemeliydi. şu anda gülmemeliydi. bu düşünce daha da beter güldürmeye başladı onu. histerik kahkahalarıyla çınlıyordu dar ve uzun banyo. ağlamadan hemen önceki o ana kadar güldü ve kahkahaları başladığı gibi kesildi.

gözlerini tekrar açtı. ışık hüzmesi şimdi saçlarındaydı. saçlarına bulaşmış çamur kan ve kusmuk daha da belirgindi şimdi. 4 yıllık evliliğinde sadece bir defa kocasıyla birlikte oluşlarını hatırladı. kabus gibiydi. 4 yıllık evliliğinin 3,5 yılını kocasını aldatmakla geçirdiğini hatırladı. o anda orada bulunmaması gereken, gerek ruh haliyle gerek arka fonla hatta gerek kafasının içinde çalan fon müziğiyle alakasız, bulunduğu duruma ve ruh haline uymayan bir damla gözyaşı... yanağından akmasına izin verdi. silmedi.çenesine kadar aktı. bunu gerçekten görmek istiyordu. kalktı, aynaya baktı. gördüğü kendisi miydi acaba. kurumuş çamur ve kan arasında kendine yol açan gözyaşı geçtiği yeri ıslatmış, çamur tekrar kıvamlanmıştı. çamur kana karışmış garip bir desen olmuştu sol yanağında. saçlarına dokunamıyordu o anda, kendisini gördüğü anda. ecza dolabını açtı, bütün fevriliğiyle omuzlarına kadar gelen sarı saçlarını otuz saniye gibi oldukça kısa bir süre içinde biçti. çıplak kafasından akan kan kaşlarına kadar geldikten sonra gözyaşlarına karışıyor ve çenesinden lavabonun içine damlıyordu. makas elindeyken elbisesini de parçaladı attı. iç çamaşırı gene yoktu. dün gece ne yaptığını hatırlamıyordu. hala hatırlamıyordu. güç bela kendisini küvete attı. suyu sonuna kadar açtı. soğuk tazikli suyun altındayken bile kafası yanıyordu. kafasından akan kan küvetin içinde garip şekiller oluşturuyordu ve şimdi soğukta titremeye başlamıştı. su mu ısınıryordu yoksa kafasından akan kan mı artmıştı anlamadı. mavi küvetin içinde hareket eden kanların garip şekillerini izlemeye devam etti bir süre daha.

neden sonra, birden küvetten çıkmaya karar verdi. temiz değildi, sadece biraz ıslanmıştı. banyodaki dolabın içinden bir tane havlu aldı ve kurulandı. koridordaki boy aynasında kendine baktı. havluyla kanayan yaraya tampon yaparken kendi etrafında döndü ve çıplak vücudunu seyretti. ardından havluyu çekti. saçlarını doğru düzgün kesememişti, tam tepesinde büyük bir tutam saç duruyordu ve ensesinin yarısı olduğu gibi duruyordu. bugün ne giysem bugün ne giysem diye tekrarladı yüksek sesle. radiohead'in creep isimli şarkısının nakaratını ezberleyememişti ama bildiği kelimeleri yüksek sesle, bilmedikleriniyse mırıldanarak söyledi ve gardrobu açtı. elbette bomboştu. bu iğrenç yere taşınalı beş gün olmuştu ama bavullarının bi kısmını açmamıştı bile. evet bir kısmı. 7 gün öncesine kadar bir alışveriş hastasıydı, gerçek manada tüketim çılgınıydı. nasa'da çalışan hödük kocasının sponsorluğunda her cumartesi öğlen 2'den akşam 8'e kadar alışveriş yapar ve aldıklarını evine taşırken fırık tehlikeleri atlatırdı.

he şey ne kadar çok değişti dedi ve yarı dazlak kafasını taşıdı bir kısmı kırılmış tırnaklarıyla. hala çıplaktı. pencereden dışarı baktığında karşı apartmandaki balkonda ömrünün son demlerini yaşayan tekerlekli sandalyedeki şişman bir adamın ağzının suları akarak ona baktığını farketti. "her şey ne kadar da değişmiş" dedi bu sefer yüksek sesle. sadece bir hafta önce olsaydı bu muhtemelen, önce koşarak perdeleri çeker ardından ortalığı ayağa kaldırırdı. şimdiyse umursamadı.

bavullardan birini açtı, kalp şeklinde kırmızı, tırnak bakım araçlarının bulunduğu(o bunlara tırnak bakım araçları demeyi tercih ederdi) kutuyu aldı. içinde baktığında artık içinde tek işine yarayabilecek şeyin tırnak makası olduğunu düşündü, tırnak makasını içinden çıkardı ve yatağa, pencere arkasına gelecek şekilde oturdu. tınak makasını hemen yanına koyup kutuyu elinde elinde evirdi, çevirdi ve hışımla arkasını dönüp pencereden dışarı fırlattı. arkasını döndüğünde aynı şişman yaşlının bir taraftan kendisini izlerken diğer taraftan telefonla konuştuğunu gördü. ağzından hala salyalar akıyordu. garip bir zevk duydu bundan. eğer bir ışık oyunu değilse yüz hatları belki gerçekten de yumuşamıştı, belki de gülümsemişti. "her şey ne kadar değişti" dedi tekrar, yüksek sesle ve kalan tırnaklarını kesmeye girişti.

daha doğrusu tırnaklarından geriye kalanları bir bir kesti, özen göstermeden, oval olmasına dikkat etmeden. sol elinin orta parmağına geçtiğinde sol elinin tırnaklarında deri parçaları olduğunu farketti. birileriyle boğuşmuş olmalı.. işte bu bütün çamur ve yaraları açıklıyordu. ayak parmaklarının orta uzunlukta olan tırnaklarını da kestikten sonra sandık desenli iri bavulu açtı. en üstteki siyah giysiyi çekti. koridordaki boy aynasına gidip üstünde tuttu. aslında giysiye ya da vücuduna bakmıyordu gözleri hala yarı dazlak kafasındaydı. kuaföre girip hepsinden kurtulmalıydı. elbiseyi üstüne geçirdi, aynı bavulun içindeki bir gözden parmak arası plaj terliklerini çıkardı. aslında kendine inanamıyordu. düz siyah bir elbise ve plaj terliği... gülümsedi. bu sefer gerçekten gülümsedi. karşı apartmanın balkonundaki kötürüm şişman yaşlı adam hala aynı yerde duruyordu, hava iyiden iyiye ısınmıştı. adamın havadan mı yoksa onun çıplak vücudunun cazibesinden mi terleyip kızardığını düşündü, pencereye gitti. aşağı doğru sarktı, 2 zenci çocuk az önce attığı manikür setiyle oynuyorlardı. karşı apartmana doğru baktığında şişman adamın orada olmadığını gördü. utanmıştır belki diye düşündü.

mutfağa gitti. buzdolabında gereksiz bir kaç sostan başka bir şey yoktu. onları da çıkartıp çöp kutusuna attı. soslardan birinin cam muhafazasının kırıldığını duymasına rağmen oralı bile olmadı. terlikleri müsaade ettiği kadar hızlı yürüyerek banyoya gitti, çantasını aldı, anahtarını ve parasını kontrol etti, ardından kapıyı çarparak dışarı çıktı. merdivenleri rüzgar gibi indi. hava sıcaktı fakat körfez esintisi bütün vücudunu okşuyordu. yarı dazlak kafasında kalan saçları dünü gibi biraz dalgalandı. yola çıkar çıkmaz bir taksi çevirdi. pakistanlı olduğunu tahmin ettiği taksicinin huzursuz bakışları eşliğinde taksiye bindi. gökyüzüne hiç bakmamıştı bugün. hava mı kararıyordu yoksa biraz bulutlanmış mıydı merak ediyordu. yorgundu. önce kalan saçlardan kurtulmalı ve dün gece ne yaptığını hatırlarmalıydı. bir de açtı. muhtemelen gene burger king'den yiyecekti. eksozu sallanan ve hareket halindeyken homurutlu garip sesler çıkartan, sydney polisinin gördüğü anda hurdalığa göndereceği kadar eski taksi, yaşının elverdiği tüm hızıyla kararmakta olan caddeyi geçti ve hızlı akan trafiğin içinde takip edilemeyecek kadar küçüldükten sonra kayboldu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder