karalamalarım saçılmış dört bir yana. ayaklarım gerçekten üşüyor ve ben gerçekten üşümenin ne olduğunu gerçekten biliyorum. yapma bunu bana kafamın içindeki küçük yaratık. bırak da bi nefes alayım. bırak, ne olur bırak. bırak da bir yerden tutayım hayatı. bıktım. yağmurda ıslanmaktan bıktım. bırak içeri gireyim. kahve ve sigara olursa ne âla. bırak beni, seni yaratan beni bırak. bırak bir nefes alayım.
insanlar neden yağmurda dik duramazlar biliyor musun? yağmura olan saygılarından mı? bilemedin. nefes alamazlar. nefes almak için içgüdüsel olarak eğilirler ve kafaları ile vücut açılarının uygunluğu sayesinde nefes alacak alan yaratırlar kendilerine. ben eğilemiyorum bile. vıcık vıcık çamura bulanmış dört bir yanım. karalamalarım. saçılmış. dört bir yanım.
kurşun kalem kullanmaya başladım. kalemtraş, silgi. hatta pergel. yıllar oldu. ben bu kadar yaşlı olamam. bazen.. öyle anlar oluyor ki, öyle çocukça kahkahalar atıyorum ki. işte o insanların eğildiği anlar var ya yağmurda, ben de öyle nefes alıyorum. düşündüm. en son ne zaman o ânı yaşadımğımı hatırlamıyorum. hatırlamıyorum beni doğuran kadının tebessümlerini. bir babam olduğunu bile unuttum neredeyse, babamın varlığını inkar ede ede. ben. kim olduğumu hatırlamıyorum. kimdim ben? ve ben, kendime kimim ben sorusunu soramıyorum. sorarsam eğer, az önce korkuluklarına çıktığım balkonda tutunmaktan vazgeçip, kendimi bırakacağım boşluğa. ben sadece yaşamak istedim. biraz fazla istedim. roman gibi olsun istedim. ama filmin kendisinde bile hayat film gibi değildir, daha zordur diyor. buna benzer bir şey söyleyen bir kitap okumadım ama, olsun.
güneş doğacak. bu gece biraz daha umutluyum zira en uzun geceyi ardımızda bıraktık. dündü o. sadece kokuşmuş bir anı olarak bellekleri işgal ettikten sonra unutulacak.
kimim ben?
sen?
seni ben yarattım. yaratılış esasına göre yaratılan yaratanı ele geçirmemeli. tanrısını kontrol eden insan görülmüş mü hiç?
bırak, nefes alayım.
22 Aralık 2011 Perşembe
8 Aralık 2011 Perşembe
bi çocuk olsun. diyarbakırlı olsun. kürt olsun. türkçeyi 8 yaşında okulda öğrensin. sonra o çocuk okusun okusun okusun, eline ne geçerse okusun. bir gün yazmaya başlasın. sonra seyahat etsin. bir gün kalemi tükensin. kelimeleri dökülsün. toparlayamasın kendini. toplamaya çalıştıkça dökülsün her şeyi. sonra gitsin ingiltereye yerleşip eleştirmen olsun. bir gün odasında kafasından vurulmuş olarak bulunsun. elinde de altıpatlar tabanca olsun.
sonra hareketli resimler akmaya devam etsin, annesini nasıl sevdiğini, öğretmenlerden neden nefret ettiğini anlatan küçük flaşbekler olsun. bir de teröre dokunsun birazcık. çok değil ama. lise hayatını da anlatsın hareketli resimler.
bir gün pes edeceğinin bilincinde olduğu, hemen hemen her karede anlatılsın. kelimelerin dökülme evresinden sonraki hayatının üstünde daha çok dursun ama.
final sahnesinde de ölü bulunduğu odasının duvarında ayakkabı boyasıyla ya da sevgilisinin rujuyla duvara yazılmış;
olsun. "out"un "t"sinin sonu biraz titrek olsun.
bence böyle bi film çekilmeli.
sonra hareketli resimler akmaya devam etsin, annesini nasıl sevdiğini, öğretmenlerden neden nefret ettiğini anlatan küçük flaşbekler olsun. bir de teröre dokunsun birazcık. çok değil ama. lise hayatını da anlatsın hareketli resimler.
bir gün pes edeceğinin bilincinde olduğu, hemen hemen her karede anlatılsın. kelimelerin dökülme evresinden sonraki hayatının üstünde daha çok dursun ama.
final sahnesinde de ölü bulunduğu odasının duvarında ayakkabı boyasıyla ya da sevgilisinin rujuyla duvara yazılmış;
"fuck that shit, i m out."
olsun. "out"un "t"sinin sonu biraz titrek olsun.
bence böyle bi film çekilmeli.
daraldım. anlamını bile bilmiyorum tam olarak bu eylemin ve eylem sonucu vukuu bulan hallerin. bilmediğim hisler içinde debelenmekteyim. bir yerlerde hala taşan duygular ve ruhlar var, eminim.
artık büyüdüm. emin olduğum şeyler var. mesela ne kadar uzağa gidersen git kendinden gidemeyeceğin gerçeği.. mesela kime oy verirsen ver gene de bok püsür içinde yüzmeye devam edeceğimizin gerçeği. mesela, mesela ile örnek verdiğini sanarken, aslında daha önce hiç düşünmediğim, aklıma o anda gelen düşünceleri yazdığım gerçeği. ne kadar çok gerçek. daraldım.
kabına sığamamak durumu değil sanırım bendeki. ben sadece bir zamanlar güzel, hoş, aydınlık, ve mutlu(?) olarak yaşadığım kabımdayım hala. ama bu sefer yetmiyor. bu gidişle bir dünya yetmeyecek bana ve sanırım bağırsaklarım evrenin en ücra köşelerine saçılacak, patlamamdan hemen sonra. patlasam da kurtulsam diyemiyorum elbette. ben yaşamayı seviyorum. buna bazen ben de şaşırıyorum ama ben gerçekten yaşamayı seviyorum sanki.
geçen bi reklam gördüm. eski mi yeni mi bilmiyorum fakat etkiledi gerçekten(biliyorum, reklamların amacı da kitleleri etkilemek zaten). tt'nin yeni bi uygulaması varmış, muhtemelen körler için. arıyorsun telefonun diğer ucundaki zamazingo sana romanı okumaya başlıyor. roman; suç ve ceza-dostoyevski.
raskolnikov... ne güzel unutmuştum ben seni. bütün pişmanlıklarımı, bütün nefretimi aslında seninle gömmüştüm toprağa. üstelik gerçekten gömmüştüm yani, okuduktan sonra seni gerçekten toprağa vermiştim. senin baş dönmelerinde, ani öfkelenmelerinde, soğukkanlılıkla kurduğun sonrada dehşete düştüğün planlarında... her şeyinde biraz da ben vardı. ben seninle beraber kendimi gömmüştüm trakyanın humuslu toprağına. sonra, en beklenmedik anda hobaa diye çıkageldin. oysa mutluydum sensiz. amına koyayım senin.
o değilde, ane brun aynı mati. ablası gibi sanki.
artık büyüdüm. emin olduğum şeyler var. mesela ne kadar uzağa gidersen git kendinden gidemeyeceğin gerçeği.. mesela kime oy verirsen ver gene de bok püsür içinde yüzmeye devam edeceğimizin gerçeği. mesela, mesela ile örnek verdiğini sanarken, aslında daha önce hiç düşünmediğim, aklıma o anda gelen düşünceleri yazdığım gerçeği. ne kadar çok gerçek. daraldım.
kabına sığamamak durumu değil sanırım bendeki. ben sadece bir zamanlar güzel, hoş, aydınlık, ve mutlu(?) olarak yaşadığım kabımdayım hala. ama bu sefer yetmiyor. bu gidişle bir dünya yetmeyecek bana ve sanırım bağırsaklarım evrenin en ücra köşelerine saçılacak, patlamamdan hemen sonra. patlasam da kurtulsam diyemiyorum elbette. ben yaşamayı seviyorum. buna bazen ben de şaşırıyorum ama ben gerçekten yaşamayı seviyorum sanki.
geçen bi reklam gördüm. eski mi yeni mi bilmiyorum fakat etkiledi gerçekten(biliyorum, reklamların amacı da kitleleri etkilemek zaten). tt'nin yeni bi uygulaması varmış, muhtemelen körler için. arıyorsun telefonun diğer ucundaki zamazingo sana romanı okumaya başlıyor. roman; suç ve ceza-dostoyevski.
raskolnikov... ne güzel unutmuştum ben seni. bütün pişmanlıklarımı, bütün nefretimi aslında seninle gömmüştüm toprağa. üstelik gerçekten gömmüştüm yani, okuduktan sonra seni gerçekten toprağa vermiştim. senin baş dönmelerinde, ani öfkelenmelerinde, soğukkanlılıkla kurduğun sonrada dehşete düştüğün planlarında... her şeyinde biraz da ben vardı. ben seninle beraber kendimi gömmüştüm trakyanın humuslu toprağına. sonra, en beklenmedik anda hobaa diye çıkageldin. oysa mutluydum sensiz. amına koyayım senin.
o değilde, ane brun aynı mati. ablası gibi sanki.
6 Aralık 2011 Salı
all frozen al twight
http://www.youtube.com/watch?v=DrEIyLxHSdk
ne kadar uzağa gidersen git bütün anıların donmuş bir alacakaranlık mavisinde-ya da siyahında- peşinden geliyor ya.. hani böyle ne kadar kaçarsan kaç unutmak istediğin anlar sırtına yapışıp kalıyor ya. kırıkların bile hayaldenken gidemiyorsun işte. saplanıp kalmak, hatta basit bir memur hayatıyla mutlu olabilmek varken gitmek arzusu, üstelik kaçamayacağın yegane düşmanın kendin olduğunu bile bile... neden?
neden bu gitmek arzusu? hem nereye gidebilir ki? neresi bir son olabilir benim için?
işte bu soruların cevapsızlığı arttırıyor o arzuyu. aynı sebepten dolayı yol yorgunluğuna sığınıyorum yıldızsız ve uykusuz gecelerin şafakla buluştuğu noktada. gözlerimi kapamak ne kadar kolay aslında. bir de; bi ara fotograf çekmeyi öğrensem iyi olacak sanırım. ihtiyacım olacak zira. bir şekilde bu günleri belgelemeliyim. can sıkıntısından dahi fotograf çekemiyorum aslında. bilmiyorum. aslında biliyorum; fotograf dedikleri şeyi yaratmanın deklanşöre basmaktan ibaret olmadığını.
her ışık hüzmesinin bir ruh taşıdığına inanıyorum ben. bazen bu ışık dediğimiz kayıp ruhlara dokunuyor atmosferde. bu bazen unutulmuş bir şehrin açıklarında bir göl kıyısı olabiliyor. bazen bazen demeye kalmadan yaşadığın cehennemim dediğin odanın içinde-tercihen perdesiz ve çatılara bakan- sigara dumanına sarılıyor ve kayıp bir başka ruh daha neredeyse beden buluyor. aslında sadece gölge. bir bakıyorsun bir şelalenin dökldüğü noktada, bir bakıyorsun bir hıdırellez ateşinin ardında, ya da güneydoğunun her hangi bir toprak yolunda, umutlar yüklenmiş bir otobüsün ardında. toz toprak buhar duman. bunları sever ruhlar. ışık bazen neredeyse beden verir onlara bütün mistikliğiyle. bazen beyazdır bazen gökkuşağından bir parça.
benim acilen fotograf çekmeyi öğrenmem gerek. belgelenmesi gereken ruhlar var yollarımda.
"i see dead people."
"i heard voices, struggling breathing e.t.c."
bir şekilde bu amına koyduğum hayatında bir şekilde işte, bunları belgelemem gerek. kaçıyorum madem, bi manası olsun değil bu. öylesine. vallaa
ne kadar uzağa gidersen git bütün anıların donmuş bir alacakaranlık mavisinde-ya da siyahında- peşinden geliyor ya.. hani böyle ne kadar kaçarsan kaç unutmak istediğin anlar sırtına yapışıp kalıyor ya. kırıkların bile hayaldenken gidemiyorsun işte. saplanıp kalmak, hatta basit bir memur hayatıyla mutlu olabilmek varken gitmek arzusu, üstelik kaçamayacağın yegane düşmanın kendin olduğunu bile bile... neden?
neden bu gitmek arzusu? hem nereye gidebilir ki? neresi bir son olabilir benim için?
işte bu soruların cevapsızlığı arttırıyor o arzuyu. aynı sebepten dolayı yol yorgunluğuna sığınıyorum yıldızsız ve uykusuz gecelerin şafakla buluştuğu noktada. gözlerimi kapamak ne kadar kolay aslında. bir de; bi ara fotograf çekmeyi öğrensem iyi olacak sanırım. ihtiyacım olacak zira. bir şekilde bu günleri belgelemeliyim. can sıkıntısından dahi fotograf çekemiyorum aslında. bilmiyorum. aslında biliyorum; fotograf dedikleri şeyi yaratmanın deklanşöre basmaktan ibaret olmadığını.
her ışık hüzmesinin bir ruh taşıdığına inanıyorum ben. bazen bu ışık dediğimiz kayıp ruhlara dokunuyor atmosferde. bu bazen unutulmuş bir şehrin açıklarında bir göl kıyısı olabiliyor. bazen bazen demeye kalmadan yaşadığın cehennemim dediğin odanın içinde-tercihen perdesiz ve çatılara bakan- sigara dumanına sarılıyor ve kayıp bir başka ruh daha neredeyse beden buluyor. aslında sadece gölge. bir bakıyorsun bir şelalenin dökldüğü noktada, bir bakıyorsun bir hıdırellez ateşinin ardında, ya da güneydoğunun her hangi bir toprak yolunda, umutlar yüklenmiş bir otobüsün ardında. toz toprak buhar duman. bunları sever ruhlar. ışık bazen neredeyse beden verir onlara bütün mistikliğiyle. bazen beyazdır bazen gökkuşağından bir parça.
benim acilen fotograf çekmeyi öğrenmem gerek. belgelenmesi gereken ruhlar var yollarımda.
"i see dead people."
"i heard voices, struggling breathing e.t.c."
bir şekilde bu amına koyduğum hayatında bir şekilde işte, bunları belgelemem gerek. kaçıyorum madem, bi manası olsun değil bu. öylesine. vallaa
23 Kasım 2011 Çarşamba
ben bazen gerçekten nefret ediyorum.
şöyle ki;
geçici askeri rejimi yıkmaya çalışan tahrir meydanı insanlarından, doğayı korumak adına greenpeace'e bağış yapıp ego mastrbasyonu yapan insanlardan, hayatını iş bulmak askere gitmek evlenmek çocuk yapmak çocuk büyütmek ve ölmek diye planlayıp bu planlara harfiyen uyan insanlardan, eğlenmek için içki içip ertesi sabah hiç bir şey hatırlamayan insanlardan, kedileri sevip köpeklerden nefret eden insanlardan, hastaneye siksik bir yarayı pansuman yaptırmaya giden insanlardan, dünyanın bir ucundaki halkları gerçekten düşünen insanlardan, gemiyle hindistana gidilebilir olduğunu düşünen insanlardan, her kaçışta kendisine daha çok yaklaşan insanlardan.. kendinden kaçamayan, insan oluşundan kaçamayan insanlardan en çok. bir de insan olduğunun farkına varamayan, farkında olsa dahi görmezden gelebilen insanlardan. insanlardan. kendimden. senden, herkesten, nefret ediyorum bazen. sadece bir şarkının peşinden yüzlerce km gidebilecek insanlardan... en çok da onlardan sanırım.
sanırım, herkesten nefret ederken hiç kimse gerçeğini göz ardı ediyorum. ve tekrardan; sanırım, ben en çok kendimden nefret ediyorum. hala düşünebilir oluşum, gerçekten ironik.
şöyle ki;
geçici askeri rejimi yıkmaya çalışan tahrir meydanı insanlarından, doğayı korumak adına greenpeace'e bağış yapıp ego mastrbasyonu yapan insanlardan, hayatını iş bulmak askere gitmek evlenmek çocuk yapmak çocuk büyütmek ve ölmek diye planlayıp bu planlara harfiyen uyan insanlardan, eğlenmek için içki içip ertesi sabah hiç bir şey hatırlamayan insanlardan, kedileri sevip köpeklerden nefret eden insanlardan, hastaneye siksik bir yarayı pansuman yaptırmaya giden insanlardan, dünyanın bir ucundaki halkları gerçekten düşünen insanlardan, gemiyle hindistana gidilebilir olduğunu düşünen insanlardan, her kaçışta kendisine daha çok yaklaşan insanlardan.. kendinden kaçamayan, insan oluşundan kaçamayan insanlardan en çok. bir de insan olduğunun farkına varamayan, farkında olsa dahi görmezden gelebilen insanlardan. insanlardan. kendimden. senden, herkesten, nefret ediyorum bazen. sadece bir şarkının peşinden yüzlerce km gidebilecek insanlardan... en çok da onlardan sanırım.
sanırım, herkesten nefret ederken hiç kimse gerçeğini göz ardı ediyorum. ve tekrardan; sanırım, ben en çok kendimden nefret ediyorum. hala düşünebilir oluşum, gerçekten ironik.
son kasım değil ama bir kasım sonu daha ve garantisi yok bir başka kasımı daha göreceğim.
telefon başında bekleyişler, bir kitabın kapağının ardındaki bekleyişler, bekleyişler dahilinde tükenen bir ömür ve durmaya hiç bu kadar yatkın olmayan bir bünye ile geçemiyor günlerim. gün dediğim zaten, uyku. gece sıkılma seanslarından ancak sabah vazgeçebiliyorum ve vazgeçişlerin limanının adı uyku oluyor. sırf zaman geçsin diye. belki, sırf günler geçsin diye gündüzleri uyuyorum. bilmiyorum.
bu lanet şehirde kütüphane bile yok! bu lanet şehirde bir kaldırım bile yok. bu lanet şehirde insan yok! bu şehirde bir çok şey yok ve yok olma arzusundayken, durmak istememin sebebi de bu işte.
bu şehrin oksijeni zehirliyor beni, puslu toros havası bağırsaklarımı düğümlüyor ve susamıyorum ve duramıyorum ve okuyamıyorum ve yazamıyorum. ve uyuyamıyorum. ve.. ve. ve.
tempus. dinleme! horizon! onu da dinleme amk. durma. tempus bir durma biçimidir. sen durma.
durmak ancak erteliyor elindekileri. susmak ancak geçiştiriyor geri kalan hüzünleri. yüzleş onlarla. gerekirse geber orada. ama durma.
telefon başında bekleyişler, bir kitabın kapağının ardındaki bekleyişler, bekleyişler dahilinde tükenen bir ömür ve durmaya hiç bu kadar yatkın olmayan bir bünye ile geçemiyor günlerim. gün dediğim zaten, uyku. gece sıkılma seanslarından ancak sabah vazgeçebiliyorum ve vazgeçişlerin limanının adı uyku oluyor. sırf zaman geçsin diye. belki, sırf günler geçsin diye gündüzleri uyuyorum. bilmiyorum.
bu lanet şehirde kütüphane bile yok! bu lanet şehirde bir kaldırım bile yok. bu lanet şehirde insan yok! bu şehirde bir çok şey yok ve yok olma arzusundayken, durmak istememin sebebi de bu işte.
bu şehrin oksijeni zehirliyor beni, puslu toros havası bağırsaklarımı düğümlüyor ve susamıyorum ve duramıyorum ve okuyamıyorum ve yazamıyorum. ve uyuyamıyorum. ve.. ve. ve.
tempus. dinleme! horizon! onu da dinleme amk. durma. tempus bir durma biçimidir. sen durma.
durmak ancak erteliyor elindekileri. susmak ancak geçiştiriyor geri kalan hüzünleri. yüzleş onlarla. gerekirse geber orada. ama durma.
22 Kasım 2011 Salı
kasım'ın sonuna doğru, daha yolun başında
öyle tanıdım seni. nasıl oldu anlamadan. bir de uzaktan.
türkülerdi ya da etnik dedikleri müzikti bazen buluştuğumuz nokta. bazı bazı da edebiyat oldu. sikko bir sözlükte soğuk bir mekanı ancak bu kadar iyi ısıtabilirdik arkadaşlığımızla. evet, arkadaşlar iyidir. gerçek bu. bir de, net.
sadece bir kere görüşmemize rağmen, bu denli iyi organize olabilirdik, kısacık bir kaç saatte ancak bu kadar eğlenebilirdik. bir de elbet, yorulmalarımız. göz göze geldiğimiz ânın ardından.. iyiydi. iyi de olacak. bir kasım sonuydu yirmi küsur yıl öncesinde. gene öyle. hala yolun başı olması ironik, biliyorum. yollar kesişir. belki bir süre parelel gider. hatta bir hintli gezginden dinlenilen masal diyarına bile çıkabilir yollar. kim bilir?
buradan, sıfır noktası diye tabir ettiğim, senin de az çok aşina olduğun bu şehirden, doğu halklarının unutulmuş ezgilerini, bir mektubu postaneye götürmeden önceki o malum heyecanı, biraz sigara dumanı, eski kitap kokusu, sultan çayı renginde bir masal diyarının hayallerini ve demli çay kıvamında doğuya uzanan bir coğrafyanın yollarını gönderiyorum.
yolun neresinde olursan ol, hala yolun başı. yeryüzündeki en uzak mesafe de kendin. iyi ki doğdun. iyi ki yaşıyoruz hala.
deliriş ortağım, seviliyorsun.
türkülerdi ya da etnik dedikleri müzikti bazen buluştuğumuz nokta. bazı bazı da edebiyat oldu. sikko bir sözlükte soğuk bir mekanı ancak bu kadar iyi ısıtabilirdik arkadaşlığımızla. evet, arkadaşlar iyidir. gerçek bu. bir de, net.
sadece bir kere görüşmemize rağmen, bu denli iyi organize olabilirdik, kısacık bir kaç saatte ancak bu kadar eğlenebilirdik. bir de elbet, yorulmalarımız. göz göze geldiğimiz ânın ardından.. iyiydi. iyi de olacak. bir kasım sonuydu yirmi küsur yıl öncesinde. gene öyle. hala yolun başı olması ironik, biliyorum. yollar kesişir. belki bir süre parelel gider. hatta bir hintli gezginden dinlenilen masal diyarına bile çıkabilir yollar. kim bilir?
buradan, sıfır noktası diye tabir ettiğim, senin de az çok aşina olduğun bu şehirden, doğu halklarının unutulmuş ezgilerini, bir mektubu postaneye götürmeden önceki o malum heyecanı, biraz sigara dumanı, eski kitap kokusu, sultan çayı renginde bir masal diyarının hayallerini ve demli çay kıvamında doğuya uzanan bir coğrafyanın yollarını gönderiyorum.
yolun neresinde olursan ol, hala yolun başı. yeryüzündeki en uzak mesafe de kendin. iyi ki doğdun. iyi ki yaşıyoruz hala.
deliriş ortağım, seviliyorsun.
gel seninle bi' oyun oynayalım;
önce babalarımızı öfkelendirelim, sonra annelerimizi ağlatalım. sistem dediğimize bir küfür daha edip yollara düşelim. sonrasında ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım kendimizden kaçamayuacağımızın farkına varalım. farkındalığa suçu atalım, hiç delirmemiş gibi normal davranalım. göz göze geldiğimizde çılgın dediklerimizden yapmayalım, sadece gülümseyelim insanlara, ve küfür etmeyelim.
hadi, yapabilirsin, sapabilirsin.
bize çizilmiş yolu kokulu silgilerle silelim. beraber olalım ama, tut elimden, dengesizim ben. düşerim. evet, aynen öyle. duble yolu olmayan taşra yollarında yolun diğer tarafına geçip slalom yapalım. tyler durden'a küfür edelim beraber. hadi. yapabiliriz. sadece ikimiz.
bunalalım. sıkılalım, büyük şehirlerde. tom waits'e kafam girsin e mi?! double barrel shotgun dedikleri siksikle dört temmuzu kutlayalım. bir kutu fişek ve biraz da bira olsun. reno'ya kadar yolun ters tarafında gidelim. ölmezsek casino! ölünce noolacağını bilmiyoruz. sadece yerimiz doldurulamaz. üstelik yalnız biz değil. herkes.
evet! wrong side of the road. tom waits'e kafam girsin.
önce babalarımızı öfkelendirelim, sonra annelerimizi ağlatalım. sistem dediğimize bir küfür daha edip yollara düşelim. sonrasında ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım kendimizden kaçamayuacağımızın farkına varalım. farkındalığa suçu atalım, hiç delirmemiş gibi normal davranalım. göz göze geldiğimizde çılgın dediklerimizden yapmayalım, sadece gülümseyelim insanlara, ve küfür etmeyelim.
hadi, yapabilirsin, sapabilirsin.
bize çizilmiş yolu kokulu silgilerle silelim. beraber olalım ama, tut elimden, dengesizim ben. düşerim. evet, aynen öyle. duble yolu olmayan taşra yollarında yolun diğer tarafına geçip slalom yapalım. tyler durden'a küfür edelim beraber. hadi. yapabiliriz. sadece ikimiz.
bunalalım. sıkılalım, büyük şehirlerde. tom waits'e kafam girsin e mi?! double barrel shotgun dedikleri siksikle dört temmuzu kutlayalım. bir kutu fişek ve biraz da bira olsun. reno'ya kadar yolun ters tarafında gidelim. ölmezsek casino! ölünce noolacağını bilmiyoruz. sadece yerimiz doldurulamaz. üstelik yalnız biz değil. herkes.
evet! wrong side of the road. tom waits'e kafam girsin.
21 Kasım 2011 Pazartesi
ortasındayız gecenin. puslu akdeniz havası vuruyor kendini toroslara, ve bir yerlerde bir çocuk uyanık hala!! eminim bundan.
bu gece bitirelim hadi! hadi yapabilirsin, korkma. "i want you to hit me as hard as you can"
yak canımı, izmaritlerini söndür sırtımda, bacağımı kır ve senden sürünerek uzaklaşmamı izle, kafamda kır şarap şişelerini, parmaklarımı doğra. gözlerime dokunma!
aptal kadın!
rahat bırak beni. bitirmek istiyorsan, bu gece, şafağa kadar vaktin var. korkma, biraz kandan kimseye zarar gelmez! biliyorum, inanıyorum, hissedebiliyorum. yapabilirsin sen, istedikten sonra yapamayacağın şey yok.
hadi.. kıracağını kırdın. şimdi sıva kendi bokumu suratıma. aşağıla beni. tırnaklarını boynuma sapla ve şah damarımı topacına dola. bu gece, bitir beni, şafağa kadar.
ben, bu sefer gerçekten eminim bir şeyden. net olan. bu gece, bir yerlerde bir çocuk uyumayacak, şafağa kadar.
bu gece bitirelim hadi! hadi yapabilirsin, korkma. "i want you to hit me as hard as you can"
yak canımı, izmaritlerini söndür sırtımda, bacağımı kır ve senden sürünerek uzaklaşmamı izle, kafamda kır şarap şişelerini, parmaklarımı doğra. gözlerime dokunma!
aptal kadın!
rahat bırak beni. bitirmek istiyorsan, bu gece, şafağa kadar vaktin var. korkma, biraz kandan kimseye zarar gelmez! biliyorum, inanıyorum, hissedebiliyorum. yapabilirsin sen, istedikten sonra yapamayacağın şey yok.
hadi.. kıracağını kırdın. şimdi sıva kendi bokumu suratıma. aşağıla beni. tırnaklarını boynuma sapla ve şah damarımı topacına dola. bu gece, bitir beni, şafağa kadar.
ben, bu sefer gerçekten eminim bir şeyden. net olan. bu gece, bir yerlerde bir çocuk uyumayacak, şafağa kadar.
bu gece evinden çıkarken sigarasını tükürürcesine sokağa atan, atık sokağı daha da grileştiren kadın, sabaha kadar uyumayacak. bu gece, akşama kadar kağıt topladıktan sonra, elindeki ganimetin tamamını çaldıran, üstüne bir de dayak yiyen çocuk, sabaha kadar uyumayacak. bu gece; boyun eğen bir adam, sabaha kadar uyumayacak.
onlarca insan, onlarca farklı ruh. hepsi bir şeylere öfkeli. çoğu farklı şeyler ve normal diye nitelendirebileceğimiz insanların alelade buldukları şeylere öfkelenen insanlar. normal dünyanın garip insanları.. afrika'da bir çocuk tarafından bıçakla gasp edilme ihtimalin cia ajanı görme ihtimalinden daha fazlaymış ve gene aynı kıtada herkes zenginmiş. afrikalılar hariç.
bilmiyorum. sadece suçluluk hissediyorum. öfkeli dahi değilim. öfkemi yendim ya da anger managment gibi sikko laflar edecek değilim ama.. en midesiz halime rağmen boğazıma oturan bir "şey" var işte. suçluluk. sabaha kadar uyutmayan cinsten. bilmiyorum neden?
bilmiyorum. neden sorusunun nasıl doğduğunu merak ediyorum sadece. neden sorusunu bulan herifin ebesini sikmek istiyorum. bir de uyku.
sabaha kadar uyku. ya da uyanık kalmak o saate kadar. aslında zaen uyuyamıyorsan ne farkeder ki? ha yatakta dönmüşsün ha pc başında sabah etmişsin.
farketmiyor.
o değil de.. o değil de.
onlarca insan, onlarca farklı ruh. hepsi bir şeylere öfkeli. çoğu farklı şeyler ve normal diye nitelendirebileceğimiz insanların alelade buldukları şeylere öfkelenen insanlar. normal dünyanın garip insanları.. afrika'da bir çocuk tarafından bıçakla gasp edilme ihtimalin cia ajanı görme ihtimalinden daha fazlaymış ve gene aynı kıtada herkes zenginmiş. afrikalılar hariç.
bilmiyorum. sadece suçluluk hissediyorum. öfkeli dahi değilim. öfkemi yendim ya da anger managment gibi sikko laflar edecek değilim ama.. en midesiz halime rağmen boğazıma oturan bir "şey" var işte. suçluluk. sabaha kadar uyutmayan cinsten. bilmiyorum neden?
bilmiyorum. neden sorusunun nasıl doğduğunu merak ediyorum sadece. neden sorusunu bulan herifin ebesini sikmek istiyorum. bir de uyku.
sabaha kadar uyku. ya da uyanık kalmak o saate kadar. aslında zaen uyuyamıyorsan ne farkeder ki? ha yatakta dönmüşsün ha pc başında sabah etmişsin.
farketmiyor.
o değil de.. o değil de.
dünyadaki bütün kitapları okumanın mümkünsüzlüğünün farkıdayım. peki ya bütün filmler?
bir filmi izledikten sonraki ruh halini-o dünyayı değiştirebilecek ruh halini- milyonlarcasını izledikten sonra korumayı öğrenebilir miyim? çizmeli kedinin dediği gibi bir gün ben de efsane olabilir miyim?
kimseyi takmaz tavırlarla retro izler taşıyarak oldukça umursamaz bir hayat yaşama çabasında olan insanlar görüyorum. ama planları var bazılarının, hayalden tasarı aşamasına geçmiş. efsane eylemler, efsane yolculuklar, efsane yapıtlar yapmak arzusunda olan.. gerçekten kimseyi siklemez yaşıyorsak eğer neden efsane olma kaygısı güdüyoruz ki?
üç silahşörlerin d'artagnan ile tanışmalarından sonra kardinalin adamlarını pataklamalarının hemen ardından, kalabalığın musketeers diye bağırmalarını hayranlıkla izleyen üç silahşörler.. evlerinde pinotche'ye eziyet edip siklemez tavırlarla yaşayan, yiyen, içen, sevişen aynı silahşörler.
ya da bir bukowski. hayatı geldik, yedik, içtik, seviştik, gittik üzerine kurulu bir adam ve ben o adam için gerçekten yaşamış diyebilirim. peki o adam da siklemiyordu hiç kimseyi elbette. siklemiyor muydu? peki neden? neden öyle bir yaşamı seçti. seçimsizlikler sonucu seçmemenin kendisini seçmekle bile bir seçim yapmışken bukowski neden "neden?" sorusunu cevaplayamaz? neden "neden?" sorularını cevaplayamıyorum. hepsini geç bir morrison gerçeği var. o adam neden sürüngenlerden, gerçeklerden, ve gerçek üstü spritüel zamazingolardan aslında korkarken şiirlerinde yer verdi her birine?
neden?
elbette! her cevap kendi sorusunu yaratır. yeni bir soruyu daha doğurur satır aralarından. farkındayım. peki farkındalıkla yapılan zihinsel eziyetler neden?
al bir tane daha işte.
ama biliyorum. onlar dediğim insanlar, çizmeli kedi, athos portos aremis, bukowski, her biri bir çok şeyi siklemiyordu. hatta martin eden bile. ama tek bir konuda her birinin yürüdüğü ayrı ayrı patikalar birleşiyordu;
yapılmayanı(yapılamayanı) yapmak.
öyleyse,
"i'm on the highway to hell!"
bir filmi izledikten sonraki ruh halini-o dünyayı değiştirebilecek ruh halini- milyonlarcasını izledikten sonra korumayı öğrenebilir miyim? çizmeli kedinin dediği gibi bir gün ben de efsane olabilir miyim?
kimseyi takmaz tavırlarla retro izler taşıyarak oldukça umursamaz bir hayat yaşama çabasında olan insanlar görüyorum. ama planları var bazılarının, hayalden tasarı aşamasına geçmiş. efsane eylemler, efsane yolculuklar, efsane yapıtlar yapmak arzusunda olan.. gerçekten kimseyi siklemez yaşıyorsak eğer neden efsane olma kaygısı güdüyoruz ki?
üç silahşörlerin d'artagnan ile tanışmalarından sonra kardinalin adamlarını pataklamalarının hemen ardından, kalabalığın musketeers diye bağırmalarını hayranlıkla izleyen üç silahşörler.. evlerinde pinotche'ye eziyet edip siklemez tavırlarla yaşayan, yiyen, içen, sevişen aynı silahşörler.
ya da bir bukowski. hayatı geldik, yedik, içtik, seviştik, gittik üzerine kurulu bir adam ve ben o adam için gerçekten yaşamış diyebilirim. peki o adam da siklemiyordu hiç kimseyi elbette. siklemiyor muydu? peki neden? neden öyle bir yaşamı seçti. seçimsizlikler sonucu seçmemenin kendisini seçmekle bile bir seçim yapmışken bukowski neden "neden?" sorusunu cevaplayamaz? neden "neden?" sorularını cevaplayamıyorum. hepsini geç bir morrison gerçeği var. o adam neden sürüngenlerden, gerçeklerden, ve gerçek üstü spritüel zamazingolardan aslında korkarken şiirlerinde yer verdi her birine?
neden?
elbette! her cevap kendi sorusunu yaratır. yeni bir soruyu daha doğurur satır aralarından. farkındayım. peki farkındalıkla yapılan zihinsel eziyetler neden?
al bir tane daha işte.
ama biliyorum. onlar dediğim insanlar, çizmeli kedi, athos portos aremis, bukowski, her biri bir çok şeyi siklemiyordu. hatta martin eden bile. ama tek bir konuda her birinin yürüdüğü ayrı ayrı patikalar birleşiyordu;
yapılmayanı(yapılamayanı) yapmak.
öyleyse,
"i'm on the highway to hell!"
20 Kasım 2011 Pazar
yalnızlık paylaşıldıkça çoğalır mı? babam bu kadar güzel yalan söylemeyi kimden öğrendi? napalm'ı yemiş endonezyalı çocuk bedenler nasıl bu kadar hızlı kabarır? pripyat'ta çernobil'i yaşayanların saçlarını toplasak dünyanın etrafında kaç tur atabiliriz? there is nobody here dediğin anda karşına çıkana küfür mü edersin? yalnızlığı sevdiğin halde insanlardan kopamazken, ne kadar uzağa gidebilirsin? günlerce telefonlara cevap vermeyip, markete sigara almaya bile gitmek istemezken, bir kıtanın diğer ucuna gitmek için ne kadar enerjiye ihtiyacın olduğunu nasıl hesaplayabilirsin? barış istiyorsan savaşa hazır ol diyen adam ne diyebilirsin? kış güzeldir deyip kasımda hasta olunca, kışa nasıl küfür edebilirsin?
doktor ötker eben var mı?
doktor ötker eben var mı?
19 Kasım 2011 Cumartesi
yeniden kış.
kasım bir araf zaten, hayatla ölüm arasında. bekleyişler sürerken kendi arafımda, yeniden kış demekten usandım son 1 haftadır. ayaklarım üşümeye başlıyor ve ben camel dinliyorum, rüzgar saçlarımı koparırcasına esiyor ve ben tom waits dinliyorum.
bir yerlerde yanlış yapıyorum, biliyorum. her mevsimi tam tersi zamanda yaşamaya başlayalı çok olmadı ama.. aması işte. bir noktadan sonra bayıyor. gerçekten bu ne amk demeye başlatıyor insanı. bu güney yarım küreye gitsem de değişmez üstelik.
neden? neden insan ait olduğu zamanı, mevsimi, mekanı sevmiyor? insanlar mı bu hale getirdi, aynı zamanda ve mekanda bulunmaktan hoşlanmadıklarımın suçu muydu? yoksa devam etmem gereken yerde duran ben, susmam gereken yerde konuşan ben.. bende miydi tüm sorun? gerçekten ben miyim sorun?
durmalıyım.
http://www.youtube.com/watch?v=Sd42N-FdnOQ&feature=related
kasım bir araf zaten, hayatla ölüm arasında. bekleyişler sürerken kendi arafımda, yeniden kış demekten usandım son 1 haftadır. ayaklarım üşümeye başlıyor ve ben camel dinliyorum, rüzgar saçlarımı koparırcasına esiyor ve ben tom waits dinliyorum.
bir yerlerde yanlış yapıyorum, biliyorum. her mevsimi tam tersi zamanda yaşamaya başlayalı çok olmadı ama.. aması işte. bir noktadan sonra bayıyor. gerçekten bu ne amk demeye başlatıyor insanı. bu güney yarım küreye gitsem de değişmez üstelik.
neden? neden insan ait olduğu zamanı, mevsimi, mekanı sevmiyor? insanlar mı bu hale getirdi, aynı zamanda ve mekanda bulunmaktan hoşlanmadıklarımın suçu muydu? yoksa devam etmem gereken yerde duran ben, susmam gereken yerde konuşan ben.. bende miydi tüm sorun? gerçekten ben miyim sorun?
durmalıyım.
http://www.youtube.com/watch?v=Sd42N-FdnOQ&feature=related
18 Kasım 2011 Cuma
lost
. http://www.youtube.com/watch?v=MUXGJJDlxu0
gözlerini açtığında uyanır uyanmaz, gördüğün rüyanın kalıntıları zihninin delhizlerindeyken hala, pastel bir tabloyu andırır tependeki tavan. işte o an. kendine nerede olduğunu sorabilirsin ya da iyileşip iyileşmediğini, eğer ölümün kementi boynuna atılmış da doktor üç ayın var demişse. ya da sağlıklısındır banvit tavukları kadar.. neyse ki kfc'ninkiler gibi fazladan dört bacağın yok.
belki... belkilerle başlayan cümleler hiç sıkıcı gelmez bir süre sonra ve aslında yaptığın hayatla bağdaşan o yolda yürümek, yol almak değildir. belki de kaçıyorsun. herkesten ve her şeyden. belki afrika, belki latin amerika. duraklarında yüzünü bir daha hiç görmeyeceğin insanlar... edward norton'ın dediği gibi tek kullanımlık. en iyi orgazm belki de tek kullanımlık prezervatiflerle yapılanlardadır. belki de tek kullanımlık fotograf makineleri kaydını tutar yolculuklarının. ya da bir günce edinip adını bir delinin notları koyarsın.
belki belki belki, sana ait olmayan bir başlığın altını doldurmaktır, hayatının amacı.. amaç? amaçsız kalabilmek de olabilir sonuna kadar. sonun gelmeyeceğini bilerek hatta. ayağın takıldı. artık çok geç bazı şeyler için ve düşüyorsun işte. sen de ben de. ben senim. sen bensin. sen... kaybolan hayallerimin uğrak duraklarından biriydin. belki vaktinden sonra gelen, sevdalı bir yağmur gibi diye devam edebilirdim. ama yersiz romantizmalar bayıyor artık. mektup yazıyorum bir de.
sanırım kendime de yazmalıyım vasiyet tadında. hatta belki bir evlat tadında. bir hayat var yaşanacak, roman tadında. durgun ya da akıcı, sessiz ya da gürültülü. belki, belki demekten vazgeçeceğiz bir gün. belki, yanlışımızın farkına varacağız ve göreceğiz yürürken yanyana, hatta belki kasımda; devirmeye cümlelerden başlamamalıydık.
beyaz derilerinin altında kararmış ruhları görebiliyorum. kömür gibi. benden iyi faşist olmuyor işte. siyahını da seviyorum öyle. kapkara ruhlar.. bir çöle tepeden bakan devasa bir dağın bir mağarasına sığınmış, her şeyden ve herkesten kaçabilmiş. kendi içinde kaybolmuş ruhları görebiliyorum artık. çevremde o kadar çok var ki onlardan. mutluluk sadece bir temenni onlar için, çocukluklarının kartpostallarına yazılan. huzur varsa ne ala diyen insanlar tanıyorum ben, ve yalnız olmadıkları takdirde huzurlu olan. oysa sevin dedi tanrı! değil mi? seviyorlar. tek yapabildikleri o zaten. şizofren adımlarıyla yürüyorlar sokaklarda ya da hiç çıkmıyorlar dışarı.
bir mp3 dolusu hayal bazen yeter de artar eğer kaybolmuşsan yeterince. nerede, kiminle fark etmeyebiliyor bazen. sadece kaybolmaya gör. sonrası forever. bir de kararmış ruhların birlikteyken yaşadıkları yalnızlıklardaki ulumaları, renkli rüyalar.
gözlerini açtığında uyanır uyanmaz, gördüğün rüyanın kalıntıları zihninin delhizlerindeyken hala, pastel bir tabloyu andırır tependeki tavan. işte o an. kendine nerede olduğunu sorabilirsin ya da iyileşip iyileşmediğini, eğer ölümün kementi boynuna atılmış da doktor üç ayın var demişse. ya da sağlıklısındır banvit tavukları kadar.. neyse ki kfc'ninkiler gibi fazladan dört bacağın yok.
belki... belkilerle başlayan cümleler hiç sıkıcı gelmez bir süre sonra ve aslında yaptığın hayatla bağdaşan o yolda yürümek, yol almak değildir. belki de kaçıyorsun. herkesten ve her şeyden. belki afrika, belki latin amerika. duraklarında yüzünü bir daha hiç görmeyeceğin insanlar... edward norton'ın dediği gibi tek kullanımlık. en iyi orgazm belki de tek kullanımlık prezervatiflerle yapılanlardadır. belki de tek kullanımlık fotograf makineleri kaydını tutar yolculuklarının. ya da bir günce edinip adını bir delinin notları koyarsın.
belki belki belki, sana ait olmayan bir başlığın altını doldurmaktır, hayatının amacı.. amaç? amaçsız kalabilmek de olabilir sonuna kadar. sonun gelmeyeceğini bilerek hatta. ayağın takıldı. artık çok geç bazı şeyler için ve düşüyorsun işte. sen de ben de. ben senim. sen bensin. sen... kaybolan hayallerimin uğrak duraklarından biriydin. belki vaktinden sonra gelen, sevdalı bir yağmur gibi diye devam edebilirdim. ama yersiz romantizmalar bayıyor artık. mektup yazıyorum bir de.
sanırım kendime de yazmalıyım vasiyet tadında. hatta belki bir evlat tadında. bir hayat var yaşanacak, roman tadında. durgun ya da akıcı, sessiz ya da gürültülü. belki, belki demekten vazgeçeceğiz bir gün. belki, yanlışımızın farkına varacağız ve göreceğiz yürürken yanyana, hatta belki kasımda; devirmeye cümlelerden başlamamalıydık.
beyaz derilerinin altında kararmış ruhları görebiliyorum. kömür gibi. benden iyi faşist olmuyor işte. siyahını da seviyorum öyle. kapkara ruhlar.. bir çöle tepeden bakan devasa bir dağın bir mağarasına sığınmış, her şeyden ve herkesten kaçabilmiş. kendi içinde kaybolmuş ruhları görebiliyorum artık. çevremde o kadar çok var ki onlardan. mutluluk sadece bir temenni onlar için, çocukluklarının kartpostallarına yazılan. huzur varsa ne ala diyen insanlar tanıyorum ben, ve yalnız olmadıkları takdirde huzurlu olan. oysa sevin dedi tanrı! değil mi? seviyorlar. tek yapabildikleri o zaten. şizofren adımlarıyla yürüyorlar sokaklarda ya da hiç çıkmıyorlar dışarı.
bir mp3 dolusu hayal bazen yeter de artar eğer kaybolmuşsan yeterince. nerede, kiminle fark etmeyebiliyor bazen. sadece kaybolmaya gör. sonrası forever. bir de kararmış ruhların birlikteyken yaşadıkları yalnızlıklardaki ulumaları, renkli rüyalar.
dışarıda rüzgar tozu toprağa katıp yere ait olan göğe savururken anadolu'nun orta yerinde, en alt katta mavi pencereli camda bir çocuk tebessümünü andıran ışıklar dans ediyordu. fırtına elektrik tellerini koparmış, küçük beldenin dünyayla iletişimi kopmuştu. ancak gelenler vardı. mektuplar. onlarca mektup sadece bir günde bir postacı tarafından bir kişiye teslim edildi.
hanife. 68 yaşında. romatizmalı. titreyen ellerle açtı her bir mektubu. her bir kağıdı çocuklarını okşamışçasına tuttu elinde ve her birini tek tek dizdi meşe ağacından asırlık masaya. her biri aynı kişi tarafından yazılmıştı. hepsi muhtemelen aynı kalemden çıkmıştı ve kalemi tutan el hep aynıydı. kağıtlar arasında detaylar göz ardı edilirse tek fark, tarihlerdi. son cümleyse hep aynı.. tito çocuklarımızı öldürüyor.
yugoslavya'daki posta iletim şebekesi neredeyse hiç çalışamadığı için ellerinde kalan mektupların tamamını ilk fırsatta göndermişlerdi. özellikle de yurt dışına olanları zira orada yaşananların anlatılması gerekiyordu. insanlara tekrar tekrar duyurmalıydılar. buna rağmen gözünü kapatıp arkasını döndü insan ve tabağındakilerle oynayan bir çocuk gibi devam etti yaşamaya. evet, yaşadı insan, yugoslavya'yı görmeden, yugoslavya'yı bilmezden gelerek.
son bir mektup daha kalmıştı yaşlı kadının ellerinde. açamadı. ahşap bavulu çıkardı somyanın altından. gürültü yapmıştı eşyalarını içine yerleştirirken ve karşı divanda uyuyan çocuk gözlerini açıp sordu?
-nereye gidiyoruz babaanne?
yaşlı kadın yaşlı gözleriyle sustu. korkuyordu. gitmek istemiyordu başka yere çünkü biliyordu akrepler onu takip edebilirdi dünyanın sonuna kadar. sadece efsunlu mavi pencereler koruyabilirdi onu ve mavi pencerelerin dışındaki hayat, tehlikeliydi.
oturdu kadın yerine...
-yugoslavya'da devam eden soykırım manastır ve üsküp'e de sıçradı. sistematik bir katliam yaşanıyor burada ve dünyanı geri kalanı gözlerini kapatıyor...
diyordu tvdeki sakallı savaş muhabiri.
kadın hala gözleri yaşlı. tito'nun annesini iyi bir övdükten sonra olduğu yere yığıldı. torunu tekrar dalmıştı uykuya.
-özgürlük?
-özgürlük acaba 68 yaşında özgürlüğün kendisini sorgulamak mı?
dedi. bakması gereken bir torunu ve bir kedisi vardı yaşlı kadının. kafasında barışın hiç bir zaman gelmeyeceği ve özgürlüğün bazen beladan gerçekten uzakken, kaçmaya gerek olmadığı halde kaçma seçeneğini düşünmek olduğunu düşündü.
bir düşünceyi düşündü kadın. bir duyguyu düşündü. çocukken sokaklarında koşturduğu manastır'ı düşündü. ne diyecekti torununa? özgürlüğü anlatmalıydı belki de. bilmiyordu. bu yaşına rağmen bilemiyordu hala.
kadın her ikisini de anlattı ve öldü. çocuk hala sorguluyor.
hanife. 68 yaşında. romatizmalı. titreyen ellerle açtı her bir mektubu. her bir kağıdı çocuklarını okşamışçasına tuttu elinde ve her birini tek tek dizdi meşe ağacından asırlık masaya. her biri aynı kişi tarafından yazılmıştı. hepsi muhtemelen aynı kalemden çıkmıştı ve kalemi tutan el hep aynıydı. kağıtlar arasında detaylar göz ardı edilirse tek fark, tarihlerdi. son cümleyse hep aynı.. tito çocuklarımızı öldürüyor.
yugoslavya'daki posta iletim şebekesi neredeyse hiç çalışamadığı için ellerinde kalan mektupların tamamını ilk fırsatta göndermişlerdi. özellikle de yurt dışına olanları zira orada yaşananların anlatılması gerekiyordu. insanlara tekrar tekrar duyurmalıydılar. buna rağmen gözünü kapatıp arkasını döndü insan ve tabağındakilerle oynayan bir çocuk gibi devam etti yaşamaya. evet, yaşadı insan, yugoslavya'yı görmeden, yugoslavya'yı bilmezden gelerek.
son bir mektup daha kalmıştı yaşlı kadının ellerinde. açamadı. ahşap bavulu çıkardı somyanın altından. gürültü yapmıştı eşyalarını içine yerleştirirken ve karşı divanda uyuyan çocuk gözlerini açıp sordu?
-nereye gidiyoruz babaanne?
yaşlı kadın yaşlı gözleriyle sustu. korkuyordu. gitmek istemiyordu başka yere çünkü biliyordu akrepler onu takip edebilirdi dünyanın sonuna kadar. sadece efsunlu mavi pencereler koruyabilirdi onu ve mavi pencerelerin dışındaki hayat, tehlikeliydi.
oturdu kadın yerine...
-yugoslavya'da devam eden soykırım manastır ve üsküp'e de sıçradı. sistematik bir katliam yaşanıyor burada ve dünyanı geri kalanı gözlerini kapatıyor...
diyordu tvdeki sakallı savaş muhabiri.
kadın hala gözleri yaşlı. tito'nun annesini iyi bir övdükten sonra olduğu yere yığıldı. torunu tekrar dalmıştı uykuya.
-özgürlük?
-özgürlük acaba 68 yaşında özgürlüğün kendisini sorgulamak mı?
dedi. bakması gereken bir torunu ve bir kedisi vardı yaşlı kadının. kafasında barışın hiç bir zaman gelmeyeceği ve özgürlüğün bazen beladan gerçekten uzakken, kaçmaya gerek olmadığı halde kaçma seçeneğini düşünmek olduğunu düşündü.
bir düşünceyi düşündü kadın. bir duyguyu düşündü. çocukken sokaklarında koşturduğu manastır'ı düşündü. ne diyecekti torununa? özgürlüğü anlatmalıydı belki de. bilmiyordu. bu yaşına rağmen bilemiyordu hala.
kadın her ikisini de anlattı ve öldü. çocuk hala sorguluyor.
17 Kasım 2011 Perşembe
-milyonlarca mısırlı özgürlükleri adına toplandıkları tahrir meydanında verdikleri savaşı kazandılar.
sıcak ıslak ve yapışkan.. aylardır bekliyordu orada ve bir tek hücreyken bile düşünebiliyordu ne olduğunu gerçeklerin. gerçek bu sıcak, ıslak ve yapışkan olmamalıydı. bir de duydukları vardı. sonra bekleyiş. televizyon denen şeyin ne olduğunu öğrendi, daha hiç görmeden ki görmek ne onu da bilmiyordu. sadece duyuyordu tüm dünyayı minicik ıslak sıcak ve yapışkan bir havuzun içinde.
-özgürlük?
aynı soru henüz gelişmemiş zihnini meşgul etti aylarca.
birileri annesiyle konuşuyordu ve onun varlığının "bizinıss" açısından zararlı olduğunu vurguluyorlardı her seferinde. bir de annesinin canını yakanlar vardı ama biliyordu annesinin canını kelimeler daha çok yakardı. bir de kendi varlığının zararlı olduğunu düşündü. dokundu kendine ya da kendi olduğunu sandığı şeye. nasıl zarar verebilirim ki dedi, daha dünyayı sadece duyabilmişken. devam etti o dinlemeye. aylarca dinledi ve artık havuz küçük gelmeye ya da kendisi büyük gelmeye başladı.
sıkıştı sıkıştı sıkıştı. daha çok sıkıştı. sonra havuz sıkıştırmaya başladı onu düzenli aralıklarla. ardından tutunduğu yerden kaydığını hissetti. boşluğa düşüyordu derken lateks eldivenler kavradı narin vücudunu. önce beyazın ne olduğunu öğrendi. beyaz, ışıktı. ardından poposunda beynini zorlayacak derecede bir acı hissetti. ilk defa fiziki bir acı hissetti, şaşırdı. içinde bir yerlerde bir şeyin hırıltısını duydu. gözleri kocaman açıldı ve ağzından içeri giren havanın yakıcı hastane havasına karışmış serinliğini duydu bütün bedeninde, minicik bedeninde. bir daha ve bir daha.. nefes almanın ne olduğunu tekrar tekrar öğrendi her nefesten sonra ve minnettardı o ıslak, sıcak ve yapışkan havuzdan kurtulduğuna, hatta annesinden ayrıldığına. özgürlük... bu olmalıydı.
sonrasında onu şeffaf bir yere sırt üstü yatırdılar. bu öncekinden de beterdi. artık sıcak bile olmayan bir yerdeydi ve özgürlük dediği nefes aslında düşündüğü şey değildi...
"tu bi kontinyu"
sıcak ıslak ve yapışkan.. aylardır bekliyordu orada ve bir tek hücreyken bile düşünebiliyordu ne olduğunu gerçeklerin. gerçek bu sıcak, ıslak ve yapışkan olmamalıydı. bir de duydukları vardı. sonra bekleyiş. televizyon denen şeyin ne olduğunu öğrendi, daha hiç görmeden ki görmek ne onu da bilmiyordu. sadece duyuyordu tüm dünyayı minicik ıslak sıcak ve yapışkan bir havuzun içinde.
-özgürlük?
aynı soru henüz gelişmemiş zihnini meşgul etti aylarca.
birileri annesiyle konuşuyordu ve onun varlığının "bizinıss" açısından zararlı olduğunu vurguluyorlardı her seferinde. bir de annesinin canını yakanlar vardı ama biliyordu annesinin canını kelimeler daha çok yakardı. bir de kendi varlığının zararlı olduğunu düşündü. dokundu kendine ya da kendi olduğunu sandığı şeye. nasıl zarar verebilirim ki dedi, daha dünyayı sadece duyabilmişken. devam etti o dinlemeye. aylarca dinledi ve artık havuz küçük gelmeye ya da kendisi büyük gelmeye başladı.
sıkıştı sıkıştı sıkıştı. daha çok sıkıştı. sonra havuz sıkıştırmaya başladı onu düzenli aralıklarla. ardından tutunduğu yerden kaydığını hissetti. boşluğa düşüyordu derken lateks eldivenler kavradı narin vücudunu. önce beyazın ne olduğunu öğrendi. beyaz, ışıktı. ardından poposunda beynini zorlayacak derecede bir acı hissetti. ilk defa fiziki bir acı hissetti, şaşırdı. içinde bir yerlerde bir şeyin hırıltısını duydu. gözleri kocaman açıldı ve ağzından içeri giren havanın yakıcı hastane havasına karışmış serinliğini duydu bütün bedeninde, minicik bedeninde. bir daha ve bir daha.. nefes almanın ne olduğunu tekrar tekrar öğrendi her nefesten sonra ve minnettardı o ıslak, sıcak ve yapışkan havuzdan kurtulduğuna, hatta annesinden ayrıldığına. özgürlük... bu olmalıydı.
sonrasında onu şeffaf bir yere sırt üstü yatırdılar. bu öncekinden de beterdi. artık sıcak bile olmayan bir yerdeydi ve özgürlük dediği nefes aslında düşündüğü şey değildi...
"tu bi kontinyu"
beş ve sonrası
bombay'da bir sokak çocuğunun gözyaşlarıydı aldığım nefesler, ve terk ediyordu trenler garı teker teker. sonrasında her daim gelen manasız hüzünler, her bir takip eder. son. the end. this is the end, my beautiful friend.
sonun gelmeyişiydi aslında düşüşleri manidar kılan. batış demek daha doğru bir tabir aslında ama okunan bütün kitaplar ve izlenen bütün filmler kadar bir hayal gücü değildi sahip olduğum. sahip olduğum en gerçek şeydi aslında hayal dedikleri. sanki hala beş yaşındaymışım gibi. beş yaşında kadar kırılgan, beş yaşında kadar yorgun ve beş yaşında kadar meraklı. bir sonraki sonun ne getireceğini mevlam dedikleri bilir fakat sonun sonu gelmediğinden sona doğru giderken yolun yeniden başlangıç istikametinde olabilir ve başlangıç dediğin aslında hiç başlamamış bir yolculuğun sonu olabilir. yol ile gidilen istikametler tükenmez zira pusula sapıtmış, yol tozlu. i m dust under your feet diyor çocuklar. beş yaşındaki bir çocuk kadar tükenmiş ve beş yaşında manidarlığını taşıyor boynundaki parlak, bollywood filminden fırlamışçasına.
hüzün o diyarlarda parlaktır, yüzden tezattır her bir renk ve nihayetinde bir renk mızıkası çıkar ortaya, feri gitmiş gözlerin renksizliğine tezat. bir tezatlar ülkesinden bir diğerine uzanır insan, aslında hep vardır o tezatlar görmesini bilene. bir de oto-kontrol dedikleri "şey" var ki, başını başka yöne çevirirsin her bir evsizi gördüğünde. fersiz gözler, titreyen eller, bok püsürle sıvanmışçasına duran bir kaç beden büyük tişörtler.
kimse diyemez o insanlar hayatlarından memnun, ve "mut"lular. kimse dememeli o insanlar yürüdükleri yolun taraftarı. onlar ancak hayal günü dahilinde kurduğumuz dünyalarda gülüyorlar. sahra'nın bir köşesinde unutulmuş yaşı beş olan ve dökecek gözyaşlarını çoktan tüketmiş bir çocuk ne kadar gülebilirse bombay'ın çocukları da o kadar güler reality dediklerinde ve bizim dünyamızda reality bir show programı.
real iti dedikleri şey işte... ancak tanık olunca gerçekliğini bedeninde hissedebilirsin. gerçekten o zaman sarsılabilirsin. "vatan bir bütündür, parçalanamaz"...
vatan içinde bir vatan daha var. ülke içinde bir iç ülke. bir de yollar. kafadan 18 saat. ancak yolun yolcusu olduğunda tanık olabileceğin, pamuklara sarılmış bir halde büyüdükten sonra, yanaklarını soğuk ısırdığında doğunun bir şehrinde, ancak o zaman gözyaşı döker hayal dünyandaki beş yaşındaki çocukçuklar.
beş yaş? bence hüzün damlıyor.
sonun gelmeyişiydi aslında düşüşleri manidar kılan. batış demek daha doğru bir tabir aslında ama okunan bütün kitaplar ve izlenen bütün filmler kadar bir hayal gücü değildi sahip olduğum. sahip olduğum en gerçek şeydi aslında hayal dedikleri. sanki hala beş yaşındaymışım gibi. beş yaşında kadar kırılgan, beş yaşında kadar yorgun ve beş yaşında kadar meraklı. bir sonraki sonun ne getireceğini mevlam dedikleri bilir fakat sonun sonu gelmediğinden sona doğru giderken yolun yeniden başlangıç istikametinde olabilir ve başlangıç dediğin aslında hiç başlamamış bir yolculuğun sonu olabilir. yol ile gidilen istikametler tükenmez zira pusula sapıtmış, yol tozlu. i m dust under your feet diyor çocuklar. beş yaşındaki bir çocuk kadar tükenmiş ve beş yaşında manidarlığını taşıyor boynundaki parlak, bollywood filminden fırlamışçasına.
hüzün o diyarlarda parlaktır, yüzden tezattır her bir renk ve nihayetinde bir renk mızıkası çıkar ortaya, feri gitmiş gözlerin renksizliğine tezat. bir tezatlar ülkesinden bir diğerine uzanır insan, aslında hep vardır o tezatlar görmesini bilene. bir de oto-kontrol dedikleri "şey" var ki, başını başka yöne çevirirsin her bir evsizi gördüğünde. fersiz gözler, titreyen eller, bok püsürle sıvanmışçasına duran bir kaç beden büyük tişörtler.
kimse diyemez o insanlar hayatlarından memnun, ve "mut"lular. kimse dememeli o insanlar yürüdükleri yolun taraftarı. onlar ancak hayal günü dahilinde kurduğumuz dünyalarda gülüyorlar. sahra'nın bir köşesinde unutulmuş yaşı beş olan ve dökecek gözyaşlarını çoktan tüketmiş bir çocuk ne kadar gülebilirse bombay'ın çocukları da o kadar güler reality dediklerinde ve bizim dünyamızda reality bir show programı.
real iti dedikleri şey işte... ancak tanık olunca gerçekliğini bedeninde hissedebilirsin. gerçekten o zaman sarsılabilirsin. "vatan bir bütündür, parçalanamaz"...
vatan içinde bir vatan daha var. ülke içinde bir iç ülke. bir de yollar. kafadan 18 saat. ancak yolun yolcusu olduğunda tanık olabileceğin, pamuklara sarılmış bir halde büyüdükten sonra, yanaklarını soğuk ısırdığında doğunun bir şehrinde, ancak o zaman gözyaşı döker hayal dünyandaki beş yaşındaki çocukçuklar.
beş yaş? bence hüzün damlıyor.
16 Kasım 2011 Çarşamba
vans üpın e taym
bir sabah-yeniden- uyandı adam. sakalları hala yerindeydi. sakalı kıvrılmış ağzına girmişti zira. parmakları da. sakalını düzeltti. gözlüğünü aradı. sonra hatırladı. kayıp. beyni de yerinde. gözleri de. öğleden sonra gelen sabah ereksiyonunu farketti. o da yerinde. şimdilik her şey yerinde. fazla yerinde.
bir değişiklik için kolunu dahi kesebilecek durumdaydı ama adam her zamanki klozete işedi. yüzünü hep yaptığı gibi yıkamadı ve kuyruk sokumunu kaşıya kaşıya gitti mutfağa. ne zamandan kaldığı belli olmayan kemikleşmiş mandalinanın bir dilimini ağzına attı ve buruşuk bir suratla bekledi, mandalinamsı nesnenin yemek borusundan aşağı kaymasını. susuyordu. bir de şarkı vardı ama milyonlarca defa dinlemesine rağmen hatırlayamadı şarkıyı. perdeler hala kapalıydı. piyanist filmindeki schpilmann gibi yumrular vermiş patatesi izledi.
kapıya dayanarak amuda kalktı. gece oldu o tekrar ayaklarının üstüne doğrulana kadar. sokak lambaları yanmıyor gene. şehir sessiz gene. insanlar geceye vurmuş kendini, herkes kendi bataklığında ölürken yavaş yavaş, adam köstekli saatinin her saniye darbesinde bir defa daha ölüyordu ve bir sonrakinde tekrar doğup, sonraki saniyeye kalmadan tekrar ölüyordu. sonra tekrar doğuyordu. üstelik, uzun zamandır okumuyordu. birikmiş faturalar zorladı zihnini. konuşmayı denedi. olmadı. en son 6 ay önce sokakta bi' adamdan ateş istemişti. o kadar. televizyonu yoktu.
sadece jim morrison nam bi adam kızılderilileri kovalıyordu zihninde.
değişiklik dedi. buraya uğramadı dedi. 6 aydır masada duran bıçağa, tabancaya ve ipe tekrar baktı adam. her birine baka baka 6 ay geçirdi adam. sıkılmadı bile. üstelik 26 defa sigarayı bıraktı. 259 defa mastürbasyon yaptı. sayamadığı kadar küfür etti. ama adam 6 ay boyunca hiç sıkılmadı.
yarım saat daha izledi adam. izlemeyi bıraktığını farketti. 6 aydır ilk defa gözü dalmıştı. tren sesiyle irkildi. bir mızıkanın blues melodilerini duyarcasına.. dışarı çıktı ve gün batımını raylarda takip ettii..... yürüdü, yürüdü, yürüdü.
alarm sesi!
gözlerini açtı.
06:45
küfür etti. terlemiş. küfür etti. duş aldı. küfür etti. kahvaltı denilen mısır gevreğini kemirdi sütsüz. küfür etti. giyindi. küfür etti. işe gitti.
"lanet olası gündüz insanlığı"
15 Kasım 2011 Salı
kasım
yarı oldu bile. bitmesin diye çişin gelmesine rağmen yataktan kalkmadığın bir rüya gibi.
az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim, bir çınara sırtımı verip yan gittim.. hepi topu bir arpa boyu kadar gittim ve başlangıç noktamdayım gene. yeniden. nefret ettiğim halde döne döne tersine, geri geldim. bir de baktım arpa boyuı bile değil. gene aynı pc, gene aynı sandalye. bir arpa boyu bile yol gidememek bundan iyidir herhalde.
ama şikayetçi olmaya hakkım yok elbette.
gözlerimi açtığımda farklı bir şehirde olmayı seviyorum.
kaba saba muavinleri de seviyorum.
üstelik 18 saatlik otobüs yolculuklarını da.
kasım'ı da seviyorum.
doğa ölürken yavaş yavaş, meşeler kızıl, çamlar yeşilken ölmek, oldukça normal olurdu aslında ama bizler böyle bir ayda doğmanın ironisini yaşadık bundan 10 20 50 yıl önce ve her yıl rutin olarak tekrar ediyoruz. meyve şarabı da varsa ne âlâ.. işte o ilk yaşadığımız ironi, ölünecek bir ayda doğmak durumu, hayatlara yansıyor adeta. kasımda doğmak, kasıntılar içinde, kasılmalardan titreyerek doğmak işte. böyle bir dünyaya, doğa öldüğünde gözünü açarken, uzak ülkelerden gelen genlerin yadırgıyor önce yaşamak zorunda kaldığın coğrafyayı. sonra alışıyorsun. hep alışırsın. kasım'ın hüzününe bile. zaman akıp gider öyle. susarsın. susmalısın. bütün dayatılanlara, bütün işkencelere, bütün kısıtlamalara, bütün sınırlara ancak; susabilirsin.
kasımda susuyorsan bir de, dünya ölmüşken hüznünü susarak kusmaksa yaptığın, yapılacak bir şey kalmadığındandır zaten.
bir sonraki durağa gitme sebebim insanlara selam olsun.
iyi ki doğduk.
hala hayattayız.
az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim, bir çınara sırtımı verip yan gittim.. hepi topu bir arpa boyu kadar gittim ve başlangıç noktamdayım gene. yeniden. nefret ettiğim halde döne döne tersine, geri geldim. bir de baktım arpa boyuı bile değil. gene aynı pc, gene aynı sandalye. bir arpa boyu bile yol gidememek bundan iyidir herhalde.
ama şikayetçi olmaya hakkım yok elbette.
gözlerimi açtığımda farklı bir şehirde olmayı seviyorum.
kaba saba muavinleri de seviyorum.
üstelik 18 saatlik otobüs yolculuklarını da.
kasım'ı da seviyorum.
doğa ölürken yavaş yavaş, meşeler kızıl, çamlar yeşilken ölmek, oldukça normal olurdu aslında ama bizler böyle bir ayda doğmanın ironisini yaşadık bundan 10 20 50 yıl önce ve her yıl rutin olarak tekrar ediyoruz. meyve şarabı da varsa ne âlâ.. işte o ilk yaşadığımız ironi, ölünecek bir ayda doğmak durumu, hayatlara yansıyor adeta. kasımda doğmak, kasıntılar içinde, kasılmalardan titreyerek doğmak işte. böyle bir dünyaya, doğa öldüğünde gözünü açarken, uzak ülkelerden gelen genlerin yadırgıyor önce yaşamak zorunda kaldığın coğrafyayı. sonra alışıyorsun. hep alışırsın. kasım'ın hüzününe bile. zaman akıp gider öyle. susarsın. susmalısın. bütün dayatılanlara, bütün işkencelere, bütün kısıtlamalara, bütün sınırlara ancak; susabilirsin.
kasımda susuyorsan bir de, dünya ölmüşken hüznünü susarak kusmaksa yaptığın, yapılacak bir şey kalmadığındandır zaten.
bir sonraki durağa gitme sebebim insanlara selam olsun.
iyi ki doğduk.
hala hayattayız.
bir şişe meyve şarabı
soğuk bir şişe meyve şarabı.
üç şaraba susamış boğaz ve bir kaç havuç.
kasım'ın klasik kara kuru ağaçları ve kararmış ruhlu, gölgelere sığınmış insanları vardı parkta. denizdeyse her zamanki gibi, sanki yüzyıllardır kıpırdamamış gibi duran devasa bir cruise gemi. bir de uzaklarda görünen hangi semte ait olduğu her daim, tarafımdan sorulan ışıklar.
post rock çalıyor belli belirsiz ama yalnızlıksızlık esnasında post rock post olabildiği kadar oluyor. daha çok âna fon müziği. kara kuru ağaçlardan biri albüm kapağı gibi yükseliyor gökyüzüne. bir de doğum günleri. bütün bir yıl beklediğim gün gelip çatıyor yanında olmak istediğim insanların yanıbaşındayım ama konuşamıyorum işte. konuşamazdım zira, ölümü hatırlatan doğum günleri, martı çığlıkları ve mezarlığı andıran parkın orta yerinde bir şişe soğuk meyve şarabının etrafında.
gidecek olmanın hüznü yapışır boynuma. sıkar, sıkar... susarım öyle ve susmak da güzeldir bazen der adamın biri. biri ki horultularımla ve uyku ortası "yiihuuuu"larımla muhtemeldir; kafasını siktiğim. oluyor işte öyle. olmaya da devam edecek nefes alabildiğimiz müddetçe.
çok sevdim, çok güvendim. inandım hatta, tanrı bile bana inanmayı kesmişken, gözümün içine bakabilen insanlara.
belki walt disney tımarhanesi. üstelik başka biriyle aynı gün doğma ihtimalin de kalmamış olabilir, ama nefes almaya devam ettikçe yollar, ve durakların adı farketmez-bir dost tebessümü varsa orası her neresiyse, kasımlar bizimdir. kasmadan yaşamaya devam. düşüyor muyuz, çıkıyor muyuz yokuşları, yoksa içinde savrulduğumuz bir boşluk mu bilmiyorum fakat; yaşamak adına, rota ne tarafaysa, dibine kadar!
üç şaraba susamış boğaz ve bir kaç havuç.
kasım'ın klasik kara kuru ağaçları ve kararmış ruhlu, gölgelere sığınmış insanları vardı parkta. denizdeyse her zamanki gibi, sanki yüzyıllardır kıpırdamamış gibi duran devasa bir cruise gemi. bir de uzaklarda görünen hangi semte ait olduğu her daim, tarafımdan sorulan ışıklar.
post rock çalıyor belli belirsiz ama yalnızlıksızlık esnasında post rock post olabildiği kadar oluyor. daha çok âna fon müziği. kara kuru ağaçlardan biri albüm kapağı gibi yükseliyor gökyüzüne. bir de doğum günleri. bütün bir yıl beklediğim gün gelip çatıyor yanında olmak istediğim insanların yanıbaşındayım ama konuşamıyorum işte. konuşamazdım zira, ölümü hatırlatan doğum günleri, martı çığlıkları ve mezarlığı andıran parkın orta yerinde bir şişe soğuk meyve şarabının etrafında.
gidecek olmanın hüznü yapışır boynuma. sıkar, sıkar... susarım öyle ve susmak da güzeldir bazen der adamın biri. biri ki horultularımla ve uyku ortası "yiihuuuu"larımla muhtemeldir; kafasını siktiğim. oluyor işte öyle. olmaya da devam edecek nefes alabildiğimiz müddetçe.
çok sevdim, çok güvendim. inandım hatta, tanrı bile bana inanmayı kesmişken, gözümün içine bakabilen insanlara.
belki walt disney tımarhanesi. üstelik başka biriyle aynı gün doğma ihtimalin de kalmamış olabilir, ama nefes almaya devam ettikçe yollar, ve durakların adı farketmez-bir dost tebessümü varsa orası her neresiyse, kasımlar bizimdir. kasmadan yaşamaya devam. düşüyor muyuz, çıkıyor muyuz yokuşları, yoksa içinde savrulduğumuz bir boşluk mu bilmiyorum fakat; yaşamak adına, rota ne tarafaysa, dibine kadar!
yol
bitmez ki.
sevimsiz bir roman karakteri yolun bitirilinebilecek bir olgu değil yaşanacak bir süreç olduğunu ima ediyordu ve diğeri-ana karakter- yolun ve yolculukların işe yaramazlığını tartışıyordu iç dünyasında.
aslına ne yaşam gibidir yol, iniş çıkışlarıyla akıp gider. ne de öyle biter.
yaşamları birbirine bağlayan, sert, zor ama gittiğiniz yolun taraftarıysanız tadından yenmeyendir.
kelimeler tükenmesi sendromu yaşayanlar bilir mi bilmem fakat bir defa duyduktan sonra "senin için kelimelerim bitti"yi istemsizce soğursun. gerçi bütün soğumalar istemsizce olur, bu da böyle bir anlatım bozukluğuydu. not düşülsün. scrappy de bozar anlamı bazı bazı.
yazamamaya deva yoktur. eğer kendi içinde bulamıyorsan onu, çin'e de gitsen, hindistan'a da gitsen boş.
ama bir şarkının peşine takılmaksa yapılan.. bambaşka bir şey çıkıyor işte ortaya.
bütün şehirler iğrençtir aslında, içinde bir sevdiğiniz yoksa. arkadaş olur, aileden olur, sevgili olur.. birisi işte. bir insan. bir kadın ya da erkek. uzaklardayken, zora düştüğünde onu hissedip, yola devam edebildiğin biri. bir gün geride bırakmak zorunda olsan da, beraber, omuz omuza yürüdüğünüz günleri hatırlayıp, yollarınız kesişsin diye beklediğiniz biri ; her yerde yok. bazı şehirlerdeki bazı insanlar işte.
kimi sokak ortasında avazı çıktığı kadar kahkaha atabilir, kimi sessizdir ve bazen susmak da güzeldir. kiminin bir tebessümü yeter hayatı sevmen için ve kimi bilinmezliğe dalarken uzak bir coğrafyanın sokaklarında bilinmezi daha da çekici kılar varlığıyla.
işte yol bitmez. sen bitersin, ben biterim. sınırlar tükenir asfalt patika olur, insan olmaz belki yolda ama bir yol vardır devam eden.. bir de ölümden öte köy yok gerçeği.
iki kapılı bir handa sönen sigaralar, aşılan geçitler, dağlar. karlı dağlar ve çölü ararken yol kesen ormanlar.. hepsi var. bütün gerçekliğiyle. bir de işte insanlar. bir sonraki durağa kadar devam edebilme sebebi. neyse ki doğmuşlar. neyse ki varlar.
6 Eylül 2011 Salı
fütursuzca siktir edebilmek
insanları.
hiç birini sevmemek, ve her birinden teker teker nefret etmek.
sürmenaj kıyılarına demirleyen gemimize bir kez defa aborda olan kabus kuvvetleri tarafından köşeye sıkıştırıldık. uyku kabusa eşdeğer ve manasız, uykusuzluksa kesinlikle sürmenaj.
araya kalıp sıkışmak ve dibine kadar sevmek. tüm gerçeklikleri kuşatmak adına yapılan bir savaşta, bir kolunu kaybetmene rağmen devam etme çabaları takdire şayan elbette. ama neden siktir etmek.
nasılsa kimse okumuyor. yazmamak olmaz. ama okumuyor. ama yazmak iyidir.
bir ve daha fazla sıkrapii adına konuşuyor aciz bedenim ve parmaklarımın düzenli darbeleriyle ekranda çıkan eciş bücüş şekiller beynimi dağlamaya ramak kala uzaklardan bir tren düdüğü duyuluyor malum, cehennemim dediğim mabedinde. fakat, fakatlarla yaşamaya gelmedim ki ben bu dünyaya ve tek derdim devam edebilmekken etrafımdaki insanların sapır sapır döküldüğünü görmek.. bir mastercard değil. sadece hüzün. daha fazla hüzün.
bir sinema gibi. içeride başka başka filmler oynuyor, dışarıda personel en gerçek olan hayat filmini oynatıyor. şerefsiz partonlar maaşları yatırmıyor, bodrum kıyılarında 30 küsur metrelik yatında viskisini yudumluyor ve en gerçek olanı göz ardı ediyor. gerçek göz ardı ediliyor.
sevmenin ne denli güçlü olabileceği dahi, bu gerçek dahi göz ardı edilebiliyor ve "there is a way out"
bir çıkış yolu vardır her zaman. ama go slowly.
hiç birini sevmemek, ve her birinden teker teker nefret etmek.
sürmenaj kıyılarına demirleyen gemimize bir kez defa aborda olan kabus kuvvetleri tarafından köşeye sıkıştırıldık. uyku kabusa eşdeğer ve manasız, uykusuzluksa kesinlikle sürmenaj.
araya kalıp sıkışmak ve dibine kadar sevmek. tüm gerçeklikleri kuşatmak adına yapılan bir savaşta, bir kolunu kaybetmene rağmen devam etme çabaları takdire şayan elbette. ama neden siktir etmek.
nasılsa kimse okumuyor. yazmamak olmaz. ama okumuyor. ama yazmak iyidir.
bir ve daha fazla sıkrapii adına konuşuyor aciz bedenim ve parmaklarımın düzenli darbeleriyle ekranda çıkan eciş bücüş şekiller beynimi dağlamaya ramak kala uzaklardan bir tren düdüğü duyuluyor malum, cehennemim dediğim mabedinde. fakat, fakatlarla yaşamaya gelmedim ki ben bu dünyaya ve tek derdim devam edebilmekken etrafımdaki insanların sapır sapır döküldüğünü görmek.. bir mastercard değil. sadece hüzün. daha fazla hüzün.
bir sinema gibi. içeride başka başka filmler oynuyor, dışarıda personel en gerçek olan hayat filmini oynatıyor. şerefsiz partonlar maaşları yatırmıyor, bodrum kıyılarında 30 küsur metrelik yatında viskisini yudumluyor ve en gerçek olanı göz ardı ediyor. gerçek göz ardı ediliyor.
sevmenin ne denli güçlü olabileceği dahi, bu gerçek dahi göz ardı edilebiliyor ve "there is a way out"
bir çıkış yolu vardır her zaman. ama go slowly.
4 Eylül 2011 Pazar
nickel mavisi devam
http://www.youtube.com/watch?v=r6V5DXk6TbA
devam edebilmeli insan. inandığım bir kaç şeyden biri artık bu. aslında uzun süredir böyle fakat, bazen farkındalık zaman alabiliyor. farkındalıkların dibine vurma sonucunda, evet keşfettim; hep elimin altında olan şeyi keşfettim belki ama oldu işte. insan devam edebilmeli.
mesela yarın uyandığında, yataktan çıkmak için bir sebebi olmalı bir insanın. ya da bir kedisi olmalı. illa ki olmalı ve kedisini beslemeli, temizlemeli, arada bir hava aldırmalı.
sevgilisi olmalı. sonra onunla evlenmeli. çocuk yapmalılar. eğer takım taklavak yetersizse evlatlık durumlarına gidilmeli ve çocuğu olmalı bir insanın, sırf neslini devam ettirebilmesi için.
çalıştığı yerde başarılı olmalı, örnek olmalı herkese. şefine amirine ya da müdürüne her neyineyse ona bile örnek olmalı, gerek çalışma disipliniyle, gerek davranışlarıyla, hatta duruşuyla bile..
emekli olduğunda durmamalı insan, üretmeye devam etmeli. belki bi'kaç dönüm arazi alıp meyvelerini dahi göremeyeceği, göremeden ölebileceği ağaçlar dikmeli. nihayet azrail geldiğinde gülümseyebilmeli..
ne için?
işte kimisi bazen bu soruyu cevaplayamıyor. yollarda geçen hayatlar, ara sokakların duvarlarına yapışık halde geçen ömürler, çoğu kan ve ter ile. bitiyor. bitti sanılan yeniden başlıyor ama eğer bir soru kemirmeye başlamışsa zihni batış başlıyor.
ne için?
götün yiyorsa cevapla.
kimisi cevaplamamayı seçiyor fakat cevaplayamamak değil.
"choose not the choose the life."
sonrasında tom reyiz diyor;
"when your mama dead and gone,
i'll sing this lullaby just for you."
yollarda geçen ömürlerin, hüzünlü ve dibine kadar farkındalıkla dolu, bir tutam tütün tadında, biraz ter kokan ve nasırlı ama gülümseyebilen şarkısıdır. candır can.
hayalden hayale koşmak yersiz, hayallerinin peşinde koşmazsan.
devam edebilmeli insan. inandığım bir kaç şeyden biri artık bu. aslında uzun süredir böyle fakat, bazen farkındalık zaman alabiliyor. farkındalıkların dibine vurma sonucunda, evet keşfettim; hep elimin altında olan şeyi keşfettim belki ama oldu işte. insan devam edebilmeli.
mesela yarın uyandığında, yataktan çıkmak için bir sebebi olmalı bir insanın. ya da bir kedisi olmalı. illa ki olmalı ve kedisini beslemeli, temizlemeli, arada bir hava aldırmalı.
sevgilisi olmalı. sonra onunla evlenmeli. çocuk yapmalılar. eğer takım taklavak yetersizse evlatlık durumlarına gidilmeli ve çocuğu olmalı bir insanın, sırf neslini devam ettirebilmesi için.
çalıştığı yerde başarılı olmalı, örnek olmalı herkese. şefine amirine ya da müdürüne her neyineyse ona bile örnek olmalı, gerek çalışma disipliniyle, gerek davranışlarıyla, hatta duruşuyla bile..
emekli olduğunda durmamalı insan, üretmeye devam etmeli. belki bi'kaç dönüm arazi alıp meyvelerini dahi göremeyeceği, göremeden ölebileceği ağaçlar dikmeli. nihayet azrail geldiğinde gülümseyebilmeli..
ne için?
işte kimisi bazen bu soruyu cevaplayamıyor. yollarda geçen hayatlar, ara sokakların duvarlarına yapışık halde geçen ömürler, çoğu kan ve ter ile. bitiyor. bitti sanılan yeniden başlıyor ama eğer bir soru kemirmeye başlamışsa zihni batış başlıyor.
ne için?
götün yiyorsa cevapla.
kimisi cevaplamamayı seçiyor fakat cevaplayamamak değil.
"choose not the choose the life."
sonrasında tom reyiz diyor;
"when your mama dead and gone,
i'll sing this lullaby just for you."
yollarda geçen ömürlerin, hüzünlü ve dibine kadar farkındalıkla dolu, bir tutam tütün tadında, biraz ter kokan ve nasırlı ama gülümseyebilen şarkısıdır. candır can.
hayalden hayale koşmak yersiz, hayallerinin peşinde koşmazsan.
öyle bir şeydi işte
yanmam ki ben dedi çocuk ve gülümsedi.
yakamazsınız ki beni. canımı da acıtamazsınız dedi, mavi gözlerinden berrak damlalar düşmeden hemen önce. acımıyor işte canım, ben senin kadar dayanıksız değilim.
rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayım ben dedi çocuk. canım yanmıyor artık dedi.
hem yanmam da.
sürekli tekrarladığı yanmam ben cümlesi vardı ve bir daha hiç durmayacakmış gibi ağlıyordu çocuk. yitenlere, gidenlere ve susanlara.
gebere gebere yaşamanın amına koyuyor, dibe tekrar tekrar vurup yüzeyle dip arasında kendi arafında yanıyordu. öyle bir şeydi işte;
http://www.youtube.com/watch?v=wvoXlB4uJX4&feature=BFa&list=PL70ECD732ED9967C7&lf=mh_lolz
fazla mavi
yakamazsınız ki beni. canımı da acıtamazsınız dedi, mavi gözlerinden berrak damlalar düşmeden hemen önce. acımıyor işte canım, ben senin kadar dayanıksız değilim.
rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayım ben dedi çocuk. canım yanmıyor artık dedi.
hem yanmam da.
sürekli tekrarladığı yanmam ben cümlesi vardı ve bir daha hiç durmayacakmış gibi ağlıyordu çocuk. yitenlere, gidenlere ve susanlara.
gebere gebere yaşamanın amına koyuyor, dibe tekrar tekrar vurup yüzeyle dip arasında kendi arafında yanıyordu. öyle bir şeydi işte;
http://www.youtube.com/watch?v=wvoXlB4uJX4&feature=BFa&list=PL70ECD732ED9967C7&lf=mh_lolz
fazla mavi
3 Eylül 2011 Cumartesi
şakir
adamın biri.
farklı cisimlerde ama hep aynı isim altında yaşayan ya da ölen, var olmuş ya da olacak olan, bu dünyada bir iz bırakabilmiş ya da bırakmak niyetinde olan biri. herhangi birisi. öylesine,
adamın biri, mavi.
farklı cisimlerde ama hep aynı isim altında yaşayan ya da ölen, var olmuş ya da olacak olan, bu dünyada bir iz bırakabilmiş ya da bırakmak niyetinde olan biri. herhangi birisi. öylesine,
adamın biri, mavi.
meriç'ten kaçmak
şşşşşşşşş!!
aptal. dikkatli olsana. gerizekalı, eğer duyulduysak ki sanmıyorum, ama duyulduysak birazdan bulgarlar bizi kalbur edecekler haberin olsun.
-tamam tamam...
iki kişiydiler meriç'in kumlu kıyılarında ve karşıya geçmeye hazırlanıyorlardı. ikisi de özellikle siyah giymişlerdi. kumların üstünde yürürken çıkan malum haşırtıyla yaklaştılar suya ve dolunay'ın bulutlar arasında uyumasını bekliyordu her ikisi de.
-yeşil giysek daha mı iyi olur du haa, ne dersin?
-sus.
-amaa?
-sus dedim, eğer dönebilirsek eve, bulgarlar bizi deşmezlerse ben deşeceğim o lanet kafanı sus işte sus bi sus... sus.
-peki.
aradan beş dakika geçer ve fısıltılar tekrar yükselir aynı çalının altından;
-şakir? hey, şakir?
-ne var amına koyayım.
-ya yakalanırsak?
-sen onu düşünme. öyle ya da böyle gebertecekler bizi yakalarlarsa.
-oldu...
on dakika sonra, nihayet bulutlar istenilen kalınlıkta geçmişlerdi ayın aydınlık yüzüne ve ay artık sadece yeri bilinen ama cismani olmayan "şeylerdendi" onlar için.
-hadi.
suya girdiler önce usulca. suya girmek için çok güzel bir nokta seçmişti şakir, salkım söğütlerin arasında süzüldüler meriç'in kasımda buzz gibi akan sularına ve burunlarına kadar sudaydılar artık, kafalarındaysa söğüt dallarından acemice yapılmış, antik yunan taçlarına benzeyen kamufle zamazingolarından vardı.
-bırak kendini, sadece bırak ve karşı kıyıya yönel. her şeyi bırak da lanet elimi bırakma. dur, daha yavaş. ses çıkarma.
su buz gibiydi ve tir tir titriyorlardı, şakir'in sırt çantası çoktan ıslanmış, ay gölgelerin ardından tamamen kaybolmuş ve meriç'e has malum mistik sis çoktan çökmüştü. hemen ardından onlar da karşı kıyıya çıkmışlardı.
belli belirsiz bir fısıltıyla;
-bulgaristan'a hoşgeldin.
ağır ağır ilerlemelilerdi artık. ilerlediler de. şakir soğuktan titriyordu fakat kendinden emin atıyordu adımlarını daha önceden belirlenen buluşma noktasına. diğeriyse hemen ardında, soğuğu dahi hissetmeden, iliklerine kadar tırsarak, korkarak ya da o anda ne hissediyorsa oduyguyu dibine kadar yaşayarak yürüyordu hemen ardından. yürüdükleri arazi aniden engebeli bir hal aldı ve çalılar seyreldi. buradan sonra bulgar nöbet kuleleri ve devriyeleri başlıyordu. artık dizlerinin üstünde emeklemek zorundaydılar. ama öncesinde çamur banyosu...
-gel, gel hadi bu taraftan.
takip etti onu diğeri. ip kadar ince bir derenin biriktiği bir noktada lağımı andıran bir kokuda olan çamurun ortasında buldular kendilerini. şakir yattı çamura ve yüzü dahi çamur olana kadar ince, adeta bir baleti andıran hareketlerle döndü çamurun içinde. diğeri de onu takip etti gönülsüzce. ikisi de artık simsiyahtılar.
-evet, devam ediyoruz.
engebeli arazinin başladığı yere geri döndüler. yavaş yavaş tırmanmaya başladılar tepeyi. birden uzaklardan bir ışık parladı ve gitgide yaklaşmaya başladı. ardından boğuk motor sesi de duyulur oldu. bu kesinlikle bir devriye aracıydı. yattılar. sadece yattılar ve beklediler. şakir onların geçmelerini bekliyordu. diğeriyse onları gelip paketlemelerini ya da oracıkta kurşuna dizmelerini. neyse ki devriyeler geçti.
devam ettiler yabancı bir ülkenin içerilerine doğru ilerlemeyi. yaklaşık yarım saat sonra aradıklarını buldular. şakir koli bandıyla sarılmış paketi verdi adamlara, adamlar koli bandıyla sarılmış parayı verdi şakir'e. tek bir kelime bile etmediler. şakir rusça, bulgarca biliyordu. adamlarda da türk tipi vardı. ama ikisi de oralı olmadılar.
aynı yolu gerisin geri döndüler. tekrardan devriyelerin geçmesini beklediler. nöbet kulelerinin arasından sürünerek geçtiler. meriçe daldılar. türk nöbet kulelerindekileri de atlattılar. 15 dakika suda durduktan sonra her ikisi de öksürüyordu, arınmışlardı aslında ama saçlarının muhtelif yerlerinde hala çamurlar vardı.
at arabasına binip kıyık mahallesi'ne doğru yollanırken sordu diğeri şakir'e;
-yau şakir hepsini anladım da neden çamura bulandık?
-köpekler.
-hee peki.. ama meriç....
-meriç? o eskiden maviydi.
aptal. dikkatli olsana. gerizekalı, eğer duyulduysak ki sanmıyorum, ama duyulduysak birazdan bulgarlar bizi kalbur edecekler haberin olsun.
-tamam tamam...
iki kişiydiler meriç'in kumlu kıyılarında ve karşıya geçmeye hazırlanıyorlardı. ikisi de özellikle siyah giymişlerdi. kumların üstünde yürürken çıkan malum haşırtıyla yaklaştılar suya ve dolunay'ın bulutlar arasında uyumasını bekliyordu her ikisi de.
-yeşil giysek daha mı iyi olur du haa, ne dersin?
-sus.
-amaa?
-sus dedim, eğer dönebilirsek eve, bulgarlar bizi deşmezlerse ben deşeceğim o lanet kafanı sus işte sus bi sus... sus.
-peki.
aradan beş dakika geçer ve fısıltılar tekrar yükselir aynı çalının altından;
-şakir? hey, şakir?
-ne var amına koyayım.
-ya yakalanırsak?
-sen onu düşünme. öyle ya da böyle gebertecekler bizi yakalarlarsa.
-oldu...
on dakika sonra, nihayet bulutlar istenilen kalınlıkta geçmişlerdi ayın aydınlık yüzüne ve ay artık sadece yeri bilinen ama cismani olmayan "şeylerdendi" onlar için.
-hadi.
suya girdiler önce usulca. suya girmek için çok güzel bir nokta seçmişti şakir, salkım söğütlerin arasında süzüldüler meriç'in kasımda buzz gibi akan sularına ve burunlarına kadar sudaydılar artık, kafalarındaysa söğüt dallarından acemice yapılmış, antik yunan taçlarına benzeyen kamufle zamazingolarından vardı.
-bırak kendini, sadece bırak ve karşı kıyıya yönel. her şeyi bırak da lanet elimi bırakma. dur, daha yavaş. ses çıkarma.
su buz gibiydi ve tir tir titriyorlardı, şakir'in sırt çantası çoktan ıslanmış, ay gölgelerin ardından tamamen kaybolmuş ve meriç'e has malum mistik sis çoktan çökmüştü. hemen ardından onlar da karşı kıyıya çıkmışlardı.
belli belirsiz bir fısıltıyla;
-bulgaristan'a hoşgeldin.
ağır ağır ilerlemelilerdi artık. ilerlediler de. şakir soğuktan titriyordu fakat kendinden emin atıyordu adımlarını daha önceden belirlenen buluşma noktasına. diğeriyse hemen ardında, soğuğu dahi hissetmeden, iliklerine kadar tırsarak, korkarak ya da o anda ne hissediyorsa oduyguyu dibine kadar yaşayarak yürüyordu hemen ardından. yürüdükleri arazi aniden engebeli bir hal aldı ve çalılar seyreldi. buradan sonra bulgar nöbet kuleleri ve devriyeleri başlıyordu. artık dizlerinin üstünde emeklemek zorundaydılar. ama öncesinde çamur banyosu...
-gel, gel hadi bu taraftan.
takip etti onu diğeri. ip kadar ince bir derenin biriktiği bir noktada lağımı andıran bir kokuda olan çamurun ortasında buldular kendilerini. şakir yattı çamura ve yüzü dahi çamur olana kadar ince, adeta bir baleti andıran hareketlerle döndü çamurun içinde. diğeri de onu takip etti gönülsüzce. ikisi de artık simsiyahtılar.
-evet, devam ediyoruz.
engebeli arazinin başladığı yere geri döndüler. yavaş yavaş tırmanmaya başladılar tepeyi. birden uzaklardan bir ışık parladı ve gitgide yaklaşmaya başladı. ardından boğuk motor sesi de duyulur oldu. bu kesinlikle bir devriye aracıydı. yattılar. sadece yattılar ve beklediler. şakir onların geçmelerini bekliyordu. diğeriyse onları gelip paketlemelerini ya da oracıkta kurşuna dizmelerini. neyse ki devriyeler geçti.
devam ettiler yabancı bir ülkenin içerilerine doğru ilerlemeyi. yaklaşık yarım saat sonra aradıklarını buldular. şakir koli bandıyla sarılmış paketi verdi adamlara, adamlar koli bandıyla sarılmış parayı verdi şakir'e. tek bir kelime bile etmediler. şakir rusça, bulgarca biliyordu. adamlarda da türk tipi vardı. ama ikisi de oralı olmadılar.
aynı yolu gerisin geri döndüler. tekrardan devriyelerin geçmesini beklediler. nöbet kulelerinin arasından sürünerek geçtiler. meriçe daldılar. türk nöbet kulelerindekileri de atlattılar. 15 dakika suda durduktan sonra her ikisi de öksürüyordu, arınmışlardı aslında ama saçlarının muhtelif yerlerinde hala çamurlar vardı.
at arabasına binip kıyık mahallesi'ne doğru yollanırken sordu diğeri şakir'e;
-yau şakir hepsini anladım da neden çamura bulandık?
-köpekler.
-hee peki.. ama meriç....
-meriç? o eskiden maviydi.
2 Eylül 2011 Cuma
deliriş
şuna yakın bir şekilde başladı;
"hasssiktiiir"
tam olarak buydu aslında. bakkal hüsamettin ekmeğin tanesini 40 kuruşa alıp 60 kuruşa satıyordu, okuldaki beden öğretmeni yeni gelen topların ambalajını dahi açmayıp saklıyor, öğrencilere eski patlak, yarık topları veriyordu, babam para yok bisiklet misiklet yok diyordu fakat rakının şişesine 30 lira para veriyordu, annemin sürekli bir tarafları morarıyordu ya da kırılıyordu fakat her seferinde merdivenlerden düştüğünü söylüyordu, dayım kaybolup kaybolup iş gezisi diyordu, çok büyük türkiye cumhuriyeti aslında o kadar da büyük değildi ve sokakta yaşamak zorunda kalan insanlar aslında suçlu dışlanmış ya da tercihleri sonucunda orada bulunan insanlar değillerdi, kardeşim sandığım kadar masum değildi(benim misketleri çalmış ibne), kuzenim özgür gazetecilik yapmadığı zamanlarda bambambambaşka işlerle meşgulmüş, uzaktaki kardeş vatan azerbaycan'daki kardeşlerimiz(?) aslında sandığım kadar kardeş değilmiş bizlere, aslında orta asyandan bir kısrak başı gibi uzanmamışız anadoluya ve atalarım dediğim insanlar makedonyalılarmış............
hassiktir.
farkındalık. hassiktirle devam eder ve sigara dumanında beden bulur. fazlası delirtir.
sorgulamalar sonucudur. sorguladıkça batılır. batıldıkça durulamaz ve sakat ruhlu arkadaşlar edinilir. onların ruhuna sakat denilirken kendininki hepten kötürümleşir. battıkça batarsın ve müziğe ve bir kaç insana ve yaşamaya ve alkole ve sigaraya ve boka ve püsüre ve "ve" bağlacına sarılırsın.
battıkça batarsın, adına deliriş dersin. her biri hassiktir ile devam eder. eder de eder. eller titrer. sonrasında bir sigara daha.
deliriş?
alayının amına koyabilmektir.
şıpsevdi yazıları gibi saçma sapan bir şeydir.
aşk,
boka püsüre batmaktır bazen.
falan.
"hasssiktiiir"
tam olarak buydu aslında. bakkal hüsamettin ekmeğin tanesini 40 kuruşa alıp 60 kuruşa satıyordu, okuldaki beden öğretmeni yeni gelen topların ambalajını dahi açmayıp saklıyor, öğrencilere eski patlak, yarık topları veriyordu, babam para yok bisiklet misiklet yok diyordu fakat rakının şişesine 30 lira para veriyordu, annemin sürekli bir tarafları morarıyordu ya da kırılıyordu fakat her seferinde merdivenlerden düştüğünü söylüyordu, dayım kaybolup kaybolup iş gezisi diyordu, çok büyük türkiye cumhuriyeti aslında o kadar da büyük değildi ve sokakta yaşamak zorunda kalan insanlar aslında suçlu dışlanmış ya da tercihleri sonucunda orada bulunan insanlar değillerdi, kardeşim sandığım kadar masum değildi(benim misketleri çalmış ibne), kuzenim özgür gazetecilik yapmadığı zamanlarda bambambambaşka işlerle meşgulmüş, uzaktaki kardeş vatan azerbaycan'daki kardeşlerimiz(?) aslında sandığım kadar kardeş değilmiş bizlere, aslında orta asyandan bir kısrak başı gibi uzanmamışız anadoluya ve atalarım dediğim insanlar makedonyalılarmış............
hassiktir.
farkındalık. hassiktirle devam eder ve sigara dumanında beden bulur. fazlası delirtir.
sorgulamalar sonucudur. sorguladıkça batılır. batıldıkça durulamaz ve sakat ruhlu arkadaşlar edinilir. onların ruhuna sakat denilirken kendininki hepten kötürümleşir. battıkça batarsın ve müziğe ve bir kaç insana ve yaşamaya ve alkole ve sigaraya ve boka ve püsüre ve "ve" bağlacına sarılırsın.
battıkça batarsın, adına deliriş dersin. her biri hassiktir ile devam eder. eder de eder. eller titrer. sonrasında bir sigara daha.
deliriş?
alayının amına koyabilmektir.
şıpsevdi yazıları gibi saçma sapan bir şeydir.
aşk,
boka püsüre batmaktır bazen.
falan.
nickel mavisi
bir cadde, evsizler dizilir etraflarına,
bir evsiz, nefesinin kokusu dahi yeterdir statüsünü anlamaya,
sizler, 21. yy. kibar insanları,
21. yy insanları.
evsizleri düşünmeyin. onları görmeniz yeterlidir. görmeseniz de koklamanız yeterlidir.
onlarla yolunuz kesişse değiştirirsiniz o yolu ve belki de sizi rahat bırakmaları için ellerine bir kaç kuruş sıkıştırırsınız.
işte o insanlar. onlar da şarkılar söyler;
http://www.youtube.com/watch?v=r6V5DXk6TbA
bir evsiz, nefesinin kokusu dahi yeterdir statüsünü anlamaya,
sizler, 21. yy. kibar insanları,
21. yy insanları.
evsizleri düşünmeyin. onları görmeniz yeterlidir. görmeseniz de koklamanız yeterlidir.
onlarla yolunuz kesişse değiştirirsiniz o yolu ve belki de sizi rahat bırakmaları için ellerine bir kaç kuruş sıkıştırırsınız.
işte o insanlar. onlar da şarkılar söyler;
http://www.youtube.com/watch?v=r6V5DXk6TbA
porselen mavisi
su perilerini gördüğüm ortalama bir rüyadan kesittir;
"sarı denize kıyı olan, sarı bir ülkenin tamamı bambudan inşaa edilmiş bir köyünde doğdum. bırakmazlardı beni öyle hemen büyüyeyim diye. büyümem bir asır sürdü. yürümemse bir kaç asır.
önce emeklemedim ben ortalama bebekler gibi, acıktığımda meme istemedim ve annemin kokusunu hiç çekmedim içime.
ağladım çokça. bırakmadılar beni bir başıma. sadece ağladım. annem karnımı doyurdu. babam balık tuttu.
emeklemedim ben. her seferinde düştüm tekrar tekrar. ağladım da çokça. dizlerim ülkemin yanardağlarını andırırcasına kabuk tutmuştu. sarı toprağa döktüğüm kanım ise neredeyse sarı.
sarı olan her şey güzeldir
kim ne zaman demiş bilmiyorum. acıtıyor. dizlerimi sızlatıyor. biraz da kaburgalarımı. neden? bilmiyorum. zira bilmek istemiyorum. sadece aklımda; hiç tatmamış olduğum isimsiz şey. özgürlük diyorlar.
artık düşmez oldum ve dizlerimdeki kabuklar neredeyse geçti. bir sabah bambudan evimizden çıkan babam doğruca kayığına gitti ve açıldı sarı denize arkasındaki karaya, her şeyini emanet ettiği karaya bir kere dahi bakmadan. belki de tahmin etmişti neler olacağını ve olacakların sonuçlarını.
ikinci gün;
hükümet hoparlörleri tsunami anonsu yapıyor. anneme benzeyen kadınlar bana benzeyen çocukları kucaklarında çevredeki köylerden koşarak gelip bir noktaya akın ediyorlar. hükümetin ordusunun kamyonları bekliyordu bizi ve annem koşuyordu kurtuluşumuza. hissediyorum bazen, kolları gevşiyr. korkuyorum beni bırakıp devam edecek diye. gözyaşları ıslatıyor omzumu. koşuyoruz. koşuyorlar. düşen kadınlar görüyorum. çocuklarını korumaya çalışırken kollarını kıran, inciten kadınlar görüyorum. anneler görüyorum yerlerde ve koşmaya devam etmekte olan.
nihayetinde motorin kokan bir kamyon. annemin gözleri denizde. ben önüme bakıyorum.
başkent dedikleri yere getiriyorlar bizi. sanki hiç bir şey olmamışçasına iniyoruz kamyondan. askere babamı soruyorum. merak ediyorum. onu da orduya almalarından korkuyorum. dönmeyecekmiş. o gitmiş.
stadyuma kapatıyorlar bizi. bırakmıyorlar çıkalım dışarı. neyseki günde bir kaç öğün sıcak yemek veriyorlar bize. gözleri gözlerimizde. minnettarlık arıyorlar. çoğumuzda buluyorlar.
kaşlarımı çatıyorum.
hiç bir şey yapmaksızın geçen iki hafta.
sonrasında otobüse biniyorum. mutluyum. ilk defa otobüse biniyorum. annem kızıyor. yas tutuyormuş. onu döven adamın yasını tutuyormuş. ne diyebilirdim ki?! devam etsin.
beklediğimden kısa sürüyor. hızla açılıyor otobüsün kapıları malum görünmeyen eller tarafından. iniyoruz.
büyükçe bir ambar, bir köşesinde bir fırın, cehennemden bir parçaymışçasına eritiyor etrafındaki çocukları. çocuklar pasaklı. benden daha pasaklı.merak ediyorum. annem adamla konuşurken daha sıkı tutuyor elimi. sonrasında bir ikinci kat kasvetine sürükleniyorum. bitmiyor merdivenler, oysa ki sadece bir kat çıkmıştık. gözlerim kapalı, geçiyoruz koridoru. açtığımdaysa bir kapı önü melankolisi.
şişko herif elindeki devasa anahtarlığın içinde bir şeyler arıyormuşçasına şıngırdatıyor ve nihayet buluyor anahtarı. anahtar deliğine sokuyor. zorluyor biraz. gıcırdamıyor kapı(gene amına koydum klişenizin).
lime lime bir kilim. duvarda anlaşılmaz yazılar. anlaşılır olsa bile ben okuma bilmiyorum. fark eden bir şey yok. tıpkı babamın yanımda olmayışı gibi.
bir kıpırtı yatağın hemen altında. faredir diyorum. yatağa kayıyor gözlerim. yatak sidik kokuyor. oda sidik rengi. en az anahtarlı şişko kadar.
porselen atölyesiymiş burası. çocuklar ve çocuksu suretler var etrafımda. hepsi çalışıyorlar.
ilk gün bir fincan kırdım, kırbaçlandım.
ikinci hafta taşıdığım kutuları düşürdüm. kırbaçlandım. disiplinsizmişim. hala disiplinsizim.
ilk ay; porselenleri kağıtlarken dalmışım. kırbaçlandım. dikkatsizmişim. hala öyleyim.
ikinci yıl. bugün elimde kağıt, önümde porselen tabak ve fincanlar bir kaç ay sonra başka bir ülkeye gidecek tabakları, başka ülkelerin evyelerinde yıkanacak ya da masalarını süsleyecek komik sayılacak çiçekli desenleri olan ucuz mavi porselen tabakları kağıtlıyorum.
duyuyor musun?
-----
bulaşık yıkıyormuşum. kendime geldim. duymuşum."
yaşanmıştır.
"sarı denize kıyı olan, sarı bir ülkenin tamamı bambudan inşaa edilmiş bir köyünde doğdum. bırakmazlardı beni öyle hemen büyüyeyim diye. büyümem bir asır sürdü. yürümemse bir kaç asır.
önce emeklemedim ben ortalama bebekler gibi, acıktığımda meme istemedim ve annemin kokusunu hiç çekmedim içime.
ağladım çokça. bırakmadılar beni bir başıma. sadece ağladım. annem karnımı doyurdu. babam balık tuttu.
emeklemedim ben. her seferinde düştüm tekrar tekrar. ağladım da çokça. dizlerim ülkemin yanardağlarını andırırcasına kabuk tutmuştu. sarı toprağa döktüğüm kanım ise neredeyse sarı.
sarı olan her şey güzeldir
kim ne zaman demiş bilmiyorum. acıtıyor. dizlerimi sızlatıyor. biraz da kaburgalarımı. neden? bilmiyorum. zira bilmek istemiyorum. sadece aklımda; hiç tatmamış olduğum isimsiz şey. özgürlük diyorlar.
artık düşmez oldum ve dizlerimdeki kabuklar neredeyse geçti. bir sabah bambudan evimizden çıkan babam doğruca kayığına gitti ve açıldı sarı denize arkasındaki karaya, her şeyini emanet ettiği karaya bir kere dahi bakmadan. belki de tahmin etmişti neler olacağını ve olacakların sonuçlarını.
ikinci gün;
hükümet hoparlörleri tsunami anonsu yapıyor. anneme benzeyen kadınlar bana benzeyen çocukları kucaklarında çevredeki köylerden koşarak gelip bir noktaya akın ediyorlar. hükümetin ordusunun kamyonları bekliyordu bizi ve annem koşuyordu kurtuluşumuza. hissediyorum bazen, kolları gevşiyr. korkuyorum beni bırakıp devam edecek diye. gözyaşları ıslatıyor omzumu. koşuyoruz. koşuyorlar. düşen kadınlar görüyorum. çocuklarını korumaya çalışırken kollarını kıran, inciten kadınlar görüyorum. anneler görüyorum yerlerde ve koşmaya devam etmekte olan.
nihayetinde motorin kokan bir kamyon. annemin gözleri denizde. ben önüme bakıyorum.
başkent dedikleri yere getiriyorlar bizi. sanki hiç bir şey olmamışçasına iniyoruz kamyondan. askere babamı soruyorum. merak ediyorum. onu da orduya almalarından korkuyorum. dönmeyecekmiş. o gitmiş.
stadyuma kapatıyorlar bizi. bırakmıyorlar çıkalım dışarı. neyseki günde bir kaç öğün sıcak yemek veriyorlar bize. gözleri gözlerimizde. minnettarlık arıyorlar. çoğumuzda buluyorlar.
kaşlarımı çatıyorum.
hiç bir şey yapmaksızın geçen iki hafta.
sonrasında otobüse biniyorum. mutluyum. ilk defa otobüse biniyorum. annem kızıyor. yas tutuyormuş. onu döven adamın yasını tutuyormuş. ne diyebilirdim ki?! devam etsin.
beklediğimden kısa sürüyor. hızla açılıyor otobüsün kapıları malum görünmeyen eller tarafından. iniyoruz.
büyükçe bir ambar, bir köşesinde bir fırın, cehennemden bir parçaymışçasına eritiyor etrafındaki çocukları. çocuklar pasaklı. benden daha pasaklı.merak ediyorum. annem adamla konuşurken daha sıkı tutuyor elimi. sonrasında bir ikinci kat kasvetine sürükleniyorum. bitmiyor merdivenler, oysa ki sadece bir kat çıkmıştık. gözlerim kapalı, geçiyoruz koridoru. açtığımdaysa bir kapı önü melankolisi.
şişko herif elindeki devasa anahtarlığın içinde bir şeyler arıyormuşçasına şıngırdatıyor ve nihayet buluyor anahtarı. anahtar deliğine sokuyor. zorluyor biraz. gıcırdamıyor kapı(gene amına koydum klişenizin).
lime lime bir kilim. duvarda anlaşılmaz yazılar. anlaşılır olsa bile ben okuma bilmiyorum. fark eden bir şey yok. tıpkı babamın yanımda olmayışı gibi.
bir kıpırtı yatağın hemen altında. faredir diyorum. yatağa kayıyor gözlerim. yatak sidik kokuyor. oda sidik rengi. en az anahtarlı şişko kadar.
porselen atölyesiymiş burası. çocuklar ve çocuksu suretler var etrafımda. hepsi çalışıyorlar.
ilk gün bir fincan kırdım, kırbaçlandım.
ikinci hafta taşıdığım kutuları düşürdüm. kırbaçlandım. disiplinsizmişim. hala disiplinsizim.
ilk ay; porselenleri kağıtlarken dalmışım. kırbaçlandım. dikkatsizmişim. hala öyleyim.
ikinci yıl. bugün elimde kağıt, önümde porselen tabak ve fincanlar bir kaç ay sonra başka bir ülkeye gidecek tabakları, başka ülkelerin evyelerinde yıkanacak ya da masalarını süsleyecek komik sayılacak çiçekli desenleri olan ucuz mavi porselen tabakları kağıtlıyorum.
duyuyor musun?
-----
bulaşık yıkıyormuşum. kendime geldim. duymuşum."
yaşanmıştır.
ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar.
"ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar.."
son sayfasında böyle yazıyordu kitabın. kitap demeye de bin şahit isterdi gerçi. iple tutturulmuş ortadan ikiye bölünmüş a4 kağıtlar.. rüzgar onu sonsuzluk dedikleri yere uçurmadan hemen önce yakaladı şakir. onunda gözleri takıldı son cümleye. kirden yemyeşil olmuş tırnakların kararmış nasırlı parmakları titredi önce, ardından bir küfür savurdu hakkı'nın düzen dediğine, attı kağıtları ya da kitabı ya da her neyse, çuvalın içine.
devam etti ardından çankaya ilçesinin bahçelievler semtinin yedinci caddesinin altmışaltıncı sokağını arşınlamaya. bir pencereden bilmediği bir dilin yabancı ezgileri yükseliyordu ve kulağını okşuyordu. gene titreyen parmaklar ve yeşil tırnaklar fakat bu sefer daha az duyarlı olarak devam etti gene yürümeye. büyülü fener yazıyordu. döndü baktı. ışıl ışıl parıldayan bir mekan. kapitalizm dedikleri şey parıldar diyordu hakkı. şakir ise kapitalizmi hiç bir zaman telaffuz dahi edememişti. o denli uzaktı ona bu "büyülü" mekan. sinema yazıyordu tabelada. televizyonun büyüğü demişlerdi o küçükken. aslında parası da vardı. "öğrenci 10TL, yetişkin 12TL" yazan tabelayı güç bela okudu miyop olduğunu bilmediği gözleriyle. cebini bir yokladı ve yaklaşık 30 lira parası vardı. biliyordu. kapıdaki dağınık saçlı gözlüklü çocuk onu içeri almazdı. temizlenmeliydi. temiz olmanın bedelini düşündü ardından tırnaklarına baktı ve büyülü fenerin aydınlattığı sokakta gördüğü grimtrak bir siyahtı. devam etti.
bir sonraki çöp öbeğini eşelemeye başladı. karton parçaları eski bir kaç gazete ve kulpu kırılmış bir fincan. karton ve kağıtları çuvala attı fincanıysa cebine. artık ankara'da çöp kutusu/konteynırı kullanılmıyordu, terörist dedikler herifler bombalamasınlar diye. bir an durdu yeniden, düşündü. ankara'nın bütün çöp öbeklerini bombalayıp aynı anda patlattığını düşündü. neden sorusu zihnini kemirmeden hemen önce "öylesine" bahanesi geldi yerleşti kalbine. öylesine. öylesine ölen onlarca insan, yüzlerce çocuk. binlerce adam ve kadın. sadece şakir öylesine dedi diye ölse sorusu.
tüm bunları düşünürken bir yandan da sıradaki çöp öbeğini karıştırıyor, otomatik hareketlerle dolduruyordu çuvalını..
sokak boyunca devam etti öylesine kemirgenlik. sokak boyunca tek bir soru küçücük beynini kemirmeye başladı. sonrasında 67. sokak, 68. sokak., 70. sokak, 8. caddenin yarısı.
saat 00:27. casio f serisi saati gitme vaktinin geldiğini belirtiyordu artık.
00:30. söndürdü ne zaman yaktığınını bilmediğini sigarasını. evine gidebilmesi için yürümesi gereken yaklaşık 5 kilometrelik bir iç hesaplaşma parkuru vardı. biriktirdiği soruların tamamını cevaplayabileceği bir 1,15 saat.
bu gece tek soru vardı. tek sorunun tek cevabı olacağını bilirdi. bazen birden fazla cevabı da olsa eve gitmeden önce bulurdu cevabı. sonrasında bir keyif sigarası ve çekçekli arabanın gıcırtısı....
eve gitti. yüzünü yıkadı. ayağını yıkamaya üşendi. yatağa uzandı.
neden yaşıyorum sorusu takıldı kalbine. cevap ise cevapsızlıktan doğdu kendiliğinden;
"öylesine"
cevaplar soruları doğuruyordu. kitabın son cümlesi takıldı bu sefer.
"ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar..."
neden?
öylesine sanırım dedi şakir. gene ihanet etmişti hakkı'ya. her gün yarım saat kitap okuyacaktı. gene gece oldu.
yarın okurum deyip yarım yamalak esnedi ve farkında dahi olmadan bıraktı kendini uykuya.
uyku nam zebaniyse zamanı geldiği her anda, yine, yeniden iş başında.
son sayfasında böyle yazıyordu kitabın. kitap demeye de bin şahit isterdi gerçi. iple tutturulmuş ortadan ikiye bölünmüş a4 kağıtlar.. rüzgar onu sonsuzluk dedikleri yere uçurmadan hemen önce yakaladı şakir. onunda gözleri takıldı son cümleye. kirden yemyeşil olmuş tırnakların kararmış nasırlı parmakları titredi önce, ardından bir küfür savurdu hakkı'nın düzen dediğine, attı kağıtları ya da kitabı ya da her neyse, çuvalın içine.
devam etti ardından çankaya ilçesinin bahçelievler semtinin yedinci caddesinin altmışaltıncı sokağını arşınlamaya. bir pencereden bilmediği bir dilin yabancı ezgileri yükseliyordu ve kulağını okşuyordu. gene titreyen parmaklar ve yeşil tırnaklar fakat bu sefer daha az duyarlı olarak devam etti gene yürümeye. büyülü fener yazıyordu. döndü baktı. ışıl ışıl parıldayan bir mekan. kapitalizm dedikleri şey parıldar diyordu hakkı. şakir ise kapitalizmi hiç bir zaman telaffuz dahi edememişti. o denli uzaktı ona bu "büyülü" mekan. sinema yazıyordu tabelada. televizyonun büyüğü demişlerdi o küçükken. aslında parası da vardı. "öğrenci 10TL, yetişkin 12TL" yazan tabelayı güç bela okudu miyop olduğunu bilmediği gözleriyle. cebini bir yokladı ve yaklaşık 30 lira parası vardı. biliyordu. kapıdaki dağınık saçlı gözlüklü çocuk onu içeri almazdı. temizlenmeliydi. temiz olmanın bedelini düşündü ardından tırnaklarına baktı ve büyülü fenerin aydınlattığı sokakta gördüğü grimtrak bir siyahtı. devam etti.
bir sonraki çöp öbeğini eşelemeye başladı. karton parçaları eski bir kaç gazete ve kulpu kırılmış bir fincan. karton ve kağıtları çuvala attı fincanıysa cebine. artık ankara'da çöp kutusu/konteynırı kullanılmıyordu, terörist dedikler herifler bombalamasınlar diye. bir an durdu yeniden, düşündü. ankara'nın bütün çöp öbeklerini bombalayıp aynı anda patlattığını düşündü. neden sorusu zihnini kemirmeden hemen önce "öylesine" bahanesi geldi yerleşti kalbine. öylesine. öylesine ölen onlarca insan, yüzlerce çocuk. binlerce adam ve kadın. sadece şakir öylesine dedi diye ölse sorusu.
tüm bunları düşünürken bir yandan da sıradaki çöp öbeğini karıştırıyor, otomatik hareketlerle dolduruyordu çuvalını..
sokak boyunca devam etti öylesine kemirgenlik. sokak boyunca tek bir soru küçücük beynini kemirmeye başladı. sonrasında 67. sokak, 68. sokak., 70. sokak, 8. caddenin yarısı.
saat 00:27. casio f serisi saati gitme vaktinin geldiğini belirtiyordu artık.
00:30. söndürdü ne zaman yaktığınını bilmediğini sigarasını. evine gidebilmesi için yürümesi gereken yaklaşık 5 kilometrelik bir iç hesaplaşma parkuru vardı. biriktirdiği soruların tamamını cevaplayabileceği bir 1,15 saat.
bu gece tek soru vardı. tek sorunun tek cevabı olacağını bilirdi. bazen birden fazla cevabı da olsa eve gitmeden önce bulurdu cevabı. sonrasında bir keyif sigarası ve çekçekli arabanın gıcırtısı....
eve gitti. yüzünü yıkadı. ayağını yıkamaya üşendi. yatağa uzandı.
neden yaşıyorum sorusu takıldı kalbine. cevap ise cevapsızlıktan doğdu kendiliğinden;
"öylesine"
cevaplar soruları doğuruyordu. kitabın son cümlesi takıldı bu sefer.
"ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar..."
neden?
öylesine sanırım dedi şakir. gene ihanet etmişti hakkı'ya. her gün yarım saat kitap okuyacaktı. gene gece oldu.
yarın okurum deyip yarım yamalak esnedi ve farkında dahi olmadan bıraktı kendini uykuya.
uyku nam zebaniyse zamanı geldiği her anda, yine, yeniden iş başında.
bukowski
henry chinaski.
dostsuz, bir garip yolcu, yalnız, sarhoş, zavallı, v.s. v.s.v.s.v.sv.s.v.s.
bunların hiç biri değil chinaski.
evet dostsuz fakat senin gördüğün kadarıyla. dostum dersen sen o adama dostum mostum değilsin der. daha ne desin. kolpa yavşak ve iğrenç derecede yapışkan samimiyetsizliğinize eyvallah mı desin.
sonraaa...
bir garip yolcu. bugün orleans'da ertesi gün los angeles'da. bir garip yolcu sürüklenir oradan oraya? yok artık... adam canı istediği için o gün orleans'daydı ve ertesi gün los angeles'da. o değil de şimdi canı sıkılsa mezardan bile çıkığ gelebilir. neyse ki istemiyor.
yalnız? evet hep yalnızlıktan dem vurmasa da genelde yalnızlık temalı yazar. adam neticede yazar ve oradan oraya gezer. bu gezmeleri sonucunda tanıdığı insanlar hakkında yalnızlığı yazar. onun yalnızlığı başka. onca şehirden ya da eyaletten yüzlerce insan tanıyıp yalnız kalmıştır chinaski. fenerbahçe'nin büyüklüğü gibidir kısaca. olsun. onun yalnızlığı başka.
sarhoş? bu maddeyi atlıyoruz. buna yazacak bir kelime ya da diyecek bir sözüm yok.
zavallı? ekmek arası'nı okuyunuz. evet orada zavallıdır. ama pis ihtiyarın notlarında yazdıklarını yaşamışsa gerçekten adam bildiğin yardırmış.
itiraf edin 21. yy. insanları, hanginiz chinaski'nin yaşadığı hayatı yaşamak istemezdiniz ki?
velhasıl kelam charles bukowski ya da henry chinaski, ilginç hatta aykırı bir hayat yaşamıştır. herkese ve her şeye aykırı olarak.. bu adam nasıl yaşayacağını bilmiş ve sizin(ben dahil) balıklama atladığımız hayatı elinin tersiyle itmiş ve yazmıştır.
henry ya da charles yaşamıştır.
dostsuz, bir garip yolcu, yalnız, sarhoş, zavallı, v.s. v.s.v.s.v.sv.s.v.s.
bunların hiç biri değil chinaski.
evet dostsuz fakat senin gördüğün kadarıyla. dostum dersen sen o adama dostum mostum değilsin der. daha ne desin. kolpa yavşak ve iğrenç derecede yapışkan samimiyetsizliğinize eyvallah mı desin.
sonraaa...
bir garip yolcu. bugün orleans'da ertesi gün los angeles'da. bir garip yolcu sürüklenir oradan oraya? yok artık... adam canı istediği için o gün orleans'daydı ve ertesi gün los angeles'da. o değil de şimdi canı sıkılsa mezardan bile çıkığ gelebilir. neyse ki istemiyor.
yalnız? evet hep yalnızlıktan dem vurmasa da genelde yalnızlık temalı yazar. adam neticede yazar ve oradan oraya gezer. bu gezmeleri sonucunda tanıdığı insanlar hakkında yalnızlığı yazar. onun yalnızlığı başka. onca şehirden ya da eyaletten yüzlerce insan tanıyıp yalnız kalmıştır chinaski. fenerbahçe'nin büyüklüğü gibidir kısaca. olsun. onun yalnızlığı başka.
sarhoş? bu maddeyi atlıyoruz. buna yazacak bir kelime ya da diyecek bir sözüm yok.
zavallı? ekmek arası'nı okuyunuz. evet orada zavallıdır. ama pis ihtiyarın notlarında yazdıklarını yaşamışsa gerçekten adam bildiğin yardırmış.
itiraf edin 21. yy. insanları, hanginiz chinaski'nin yaşadığı hayatı yaşamak istemezdiniz ki?
velhasıl kelam charles bukowski ya da henry chinaski, ilginç hatta aykırı bir hayat yaşamıştır. herkese ve her şeye aykırı olarak.. bu adam nasıl yaşayacağını bilmiş ve sizin(ben dahil) balıklama atladığımız hayatı elinin tersiyle itmiş ve yazmıştır.
henry ya da charles yaşamıştır.
dur!
yeter! dur artık. uyu! sus! kapa o lanet çeneni ve klavyeden çek ellerini. yeter! çıkart kulaklığı. çalan çalsın zaten çalan hep çalar.
astral seyahat.. uykusuz kalarak girilen tripler sonucunda yapılır mı bilinmez fakat bir radiohead gerçeği var buralarda.
buralar?
maviydi.
astral seyahat.. uykusuz kalarak girilen tripler sonucunda yapılır mı bilinmez fakat bir radiohead gerçeği var buralarda.
buralar?
maviydi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)