soğuk bir şişe meyve şarabı.
üç şaraba susamış boğaz ve bir kaç havuç.
kasım'ın klasik kara kuru ağaçları ve kararmış ruhlu, gölgelere sığınmış insanları vardı parkta. denizdeyse her zamanki gibi, sanki yüzyıllardır kıpırdamamış gibi duran devasa bir cruise gemi. bir de uzaklarda görünen hangi semte ait olduğu her daim, tarafımdan sorulan ışıklar.
post rock çalıyor belli belirsiz ama yalnızlıksızlık esnasında post rock post olabildiği kadar oluyor. daha çok âna fon müziği. kara kuru ağaçlardan biri albüm kapağı gibi yükseliyor gökyüzüne. bir de doğum günleri. bütün bir yıl beklediğim gün gelip çatıyor yanında olmak istediğim insanların yanıbaşındayım ama konuşamıyorum işte. konuşamazdım zira, ölümü hatırlatan doğum günleri, martı çığlıkları ve mezarlığı andıran parkın orta yerinde bir şişe soğuk meyve şarabının etrafında.
gidecek olmanın hüznü yapışır boynuma. sıkar, sıkar... susarım öyle ve susmak da güzeldir bazen der adamın biri. biri ki horultularımla ve uyku ortası "yiihuuuu"larımla muhtemeldir; kafasını siktiğim. oluyor işte öyle. olmaya da devam edecek nefes alabildiğimiz müddetçe.
çok sevdim, çok güvendim. inandım hatta, tanrı bile bana inanmayı kesmişken, gözümün içine bakabilen insanlara.
belki walt disney tımarhanesi. üstelik başka biriyle aynı gün doğma ihtimalin de kalmamış olabilir, ama nefes almaya devam ettikçe yollar, ve durakların adı farketmez-bir dost tebessümü varsa orası her neresiyse, kasımlar bizimdir. kasmadan yaşamaya devam. düşüyor muyuz, çıkıyor muyuz yokuşları, yoksa içinde savrulduğumuz bir boşluk mu bilmiyorum fakat; yaşamak adına, rota ne tarafaysa, dibine kadar!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder