15 Kasım 2011 Salı

kasım

yarı oldu bile. bitmesin diye çişin gelmesine rağmen yataktan kalkmadığın bir rüya gibi.


az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim, bir çınara sırtımı verip yan gittim.. hepi topu bir arpa boyu kadar gittim ve başlangıç noktamdayım gene. yeniden. nefret ettiğim halde döne döne tersine, geri geldim. bir de baktım arpa boyuı bile değil. gene aynı pc, gene aynı sandalye. bir arpa boyu bile yol gidememek bundan iyidir herhalde.


ama şikayetçi olmaya hakkım yok elbette.
gözlerimi açtığımda farklı bir şehirde olmayı seviyorum.
kaba saba muavinleri de seviyorum.
üstelik 18 saatlik otobüs yolculuklarını da.
kasım'ı da seviyorum.

doğa ölürken yavaş yavaş, meşeler kızıl, çamlar yeşilken ölmek, oldukça normal olurdu aslında ama bizler böyle bir ayda doğmanın ironisini yaşadık bundan 10 20 50 yıl önce ve her yıl rutin olarak tekrar ediyoruz. meyve şarabı da varsa ne âlâ.. işte o ilk yaşadığımız ironi, ölünecek bir ayda doğmak durumu, hayatlara yansıyor adeta. kasımda doğmak, kasıntılar içinde, kasılmalardan titreyerek doğmak işte. böyle bir dünyaya, doğa öldüğünde gözünü açarken, uzak ülkelerden gelen genlerin yadırgıyor önce yaşamak zorunda kaldığın coğrafyayı. sonra alışıyorsun. hep alışırsın. kasım'ın hüzününe bile. zaman akıp gider öyle. susarsın. susmalısın. bütün dayatılanlara, bütün işkencelere, bütün kısıtlamalara, bütün sınırlara ancak; susabilirsin.

kasımda susuyorsan bir de, dünya ölmüşken hüznünü susarak kusmaksa yaptığın, yapılacak bir şey kalmadığındandır zaten.

bir sonraki durağa gitme sebebim insanlara selam olsun.
iyi ki doğduk.

hala hayattayız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder