23 Kasım 2011 Çarşamba

ben bazen gerçekten nefret ediyorum.

şöyle ki;

geçici askeri rejimi yıkmaya çalışan tahrir meydanı insanlarından, doğayı korumak adına greenpeace'e bağış yapıp ego mastrbasyonu yapan insanlardan, hayatını iş bulmak askere gitmek evlenmek çocuk yapmak çocuk büyütmek ve ölmek diye planlayıp bu planlara harfiyen uyan insanlardan, eğlenmek için içki içip ertesi sabah hiç bir şey hatırlamayan insanlardan, kedileri sevip köpeklerden nefret eden insanlardan, hastaneye siksik bir yarayı pansuman yaptırmaya giden insanlardan, dünyanın bir ucundaki halkları gerçekten düşünen insanlardan, gemiyle hindistana gidilebilir olduğunu düşünen insanlardan, her kaçışta kendisine daha çok yaklaşan insanlardan.. kendinden kaçamayan, insan oluşundan kaçamayan insanlardan en çok. bir de insan olduğunun farkına varamayan, farkında olsa dahi görmezden gelebilen insanlardan. insanlardan. kendimden. senden, herkesten, nefret ediyorum bazen. sadece bir şarkının peşinden yüzlerce km gidebilecek insanlardan... en çok da onlardan sanırım.

sanırım, herkesten nefret ederken hiç kimse gerçeğini göz ardı ediyorum. ve tekrardan; sanırım, ben en çok kendimden nefret ediyorum. hala düşünebilir oluşum, gerçekten ironik.
son kasım değil ama bir kasım sonu daha ve garantisi yok bir başka kasımı daha göreceğim.

telefon başında bekleyişler, bir kitabın kapağının ardındaki bekleyişler, bekleyişler dahilinde tükenen bir ömür ve durmaya hiç bu kadar yatkın olmayan bir bünye ile geçemiyor günlerim. gün dediğim zaten, uyku. gece sıkılma seanslarından ancak sabah vazgeçebiliyorum ve vazgeçişlerin limanının adı uyku oluyor. sırf zaman geçsin diye. belki, sırf günler geçsin diye gündüzleri uyuyorum. bilmiyorum.

bu lanet şehirde kütüphane bile yok! bu lanet şehirde bir kaldırım bile yok. bu lanet şehirde insan yok! bu şehirde bir çok şey yok ve yok olma arzusundayken, durmak istememin sebebi de bu işte.
bu şehrin oksijeni zehirliyor beni, puslu toros havası bağırsaklarımı düğümlüyor ve susamıyorum ve duramıyorum ve okuyamıyorum ve yazamıyorum. ve uyuyamıyorum. ve.. ve. ve.

tempus. dinleme! horizon! onu da dinleme amk. durma. tempus bir durma biçimidir. sen durma.

durmak ancak erteliyor elindekileri. susmak ancak geçiştiriyor geri kalan hüzünleri. yüzleş onlarla. gerekirse geber orada. ama durma.

22 Kasım 2011 Salı

kasım'ın sonuna doğru, daha yolun başında

öyle tanıdım seni. nasıl oldu anlamadan. bir de uzaktan.

türkülerdi ya da etnik dedikleri müzikti bazen buluştuğumuz nokta. bazı bazı da edebiyat oldu. sikko bir sözlükte soğuk bir mekanı ancak bu kadar iyi ısıtabilirdik arkadaşlığımızla. evet, arkadaşlar iyidir. gerçek bu. bir de, net.

sadece bir kere görüşmemize rağmen, bu denli iyi organize olabilirdik, kısacık bir kaç saatte ancak bu kadar eğlenebilirdik. bir de elbet, yorulmalarımız. göz göze geldiğimiz ânın ardından.. iyiydi. iyi de olacak. bir kasım sonuydu yirmi küsur yıl öncesinde. gene öyle. hala yolun başı olması ironik, biliyorum. yollar kesişir. belki bir süre parelel gider. hatta bir hintli gezginden dinlenilen masal diyarına bile çıkabilir yollar. kim bilir?

buradan, sıfır noktası diye tabir ettiğim, senin de az çok aşina olduğun bu şehirden, doğu halklarının unutulmuş ezgilerini, bir mektubu postaneye götürmeden önceki o malum heyecanı, biraz sigara dumanı, eski kitap kokusu, sultan çayı renginde bir masal diyarının hayallerini ve demli çay kıvamında doğuya uzanan bir coğrafyanın yollarını gönderiyorum.

yolun neresinde olursan ol, hala yolun başı. yeryüzündeki en uzak mesafe de kendin. iyi ki doğdun. iyi ki yaşıyoruz hala.

deliriş ortağım, seviliyorsun.
gel seninle bi' oyun oynayalım;

önce babalarımızı öfkelendirelim, sonra annelerimizi ağlatalım. sistem dediğimize bir küfür daha edip yollara düşelim. sonrasında ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım kendimizden kaçamayuacağımızın farkına varalım. farkındalığa suçu atalım, hiç delirmemiş gibi normal davranalım. göz göze geldiğimizde çılgın dediklerimizden yapmayalım, sadece gülümseyelim insanlara, ve küfür etmeyelim.

hadi, yapabilirsin, sapabilirsin.


bize çizilmiş yolu kokulu silgilerle silelim. beraber olalım ama, tut elimden, dengesizim ben. düşerim. evet, aynen öyle. duble yolu olmayan taşra yollarında yolun diğer tarafına geçip slalom yapalım. tyler durden'a küfür edelim beraber. hadi. yapabiliriz. sadece ikimiz.

bunalalım. sıkılalım, büyük şehirlerde. tom waits'e kafam girsin e mi?! double barrel shotgun dedikleri siksikle dört temmuzu kutlayalım. bir kutu fişek ve biraz da bira olsun. reno'ya kadar yolun ters tarafında gidelim. ölmezsek casino! ölünce noolacağını bilmiyoruz. sadece yerimiz doldurulamaz. üstelik yalnız biz değil. herkes.


evet! wrong side of the road. tom waits'e kafam girsin.

21 Kasım 2011 Pazartesi

ortasındayız gecenin. puslu akdeniz havası vuruyor kendini toroslara, ve bir yerlerde bir çocuk uyanık hala!! eminim bundan.

bu gece bitirelim hadi! hadi yapabilirsin, korkma. "i want you to hit me as hard as you can"
yak canımı, izmaritlerini söndür sırtımda, bacağımı kır ve senden sürünerek uzaklaşmamı izle, kafamda kır şarap şişelerini, parmaklarımı doğra. gözlerime dokunma!

aptal kadın!
rahat bırak beni. bitirmek istiyorsan, bu gece, şafağa kadar vaktin var. korkma, biraz kandan kimseye zarar gelmez! biliyorum, inanıyorum, hissedebiliyorum. yapabilirsin sen, istedikten sonra yapamayacağın şey yok.

hadi.. kıracağını kırdın. şimdi sıva kendi bokumu suratıma. aşağıla beni. tırnaklarını boynuma sapla ve şah damarımı topacına dola. bu gece, bitir beni, şafağa kadar.
ben, bu sefer gerçekten eminim bir şeyden. net olan. bu gece, bir yerlerde bir çocuk uyumayacak, şafağa kadar.
bu gece evinden çıkarken sigarasını tükürürcesine sokağa atan, atık sokağı daha da grileştiren kadın, sabaha kadar uyumayacak. bu gece, akşama kadar kağıt topladıktan sonra, elindeki ganimetin tamamını çaldıran, üstüne bir de dayak yiyen çocuk, sabaha kadar uyumayacak. bu gece; boyun eğen bir adam, sabaha kadar uyumayacak.


onlarca insan, onlarca farklı ruh. hepsi bir şeylere öfkeli. çoğu farklı şeyler ve normal diye nitelendirebileceğimiz insanların alelade buldukları şeylere öfkelenen insanlar. normal dünyanın garip insanları.. afrika'da bir çocuk tarafından bıçakla gasp edilme ihtimalin cia ajanı görme ihtimalinden daha fazlaymış ve gene aynı kıtada herkes zenginmiş. afrikalılar hariç.

bilmiyorum. sadece suçluluk hissediyorum. öfkeli dahi değilim. öfkemi yendim ya da anger managment gibi sikko laflar edecek değilim ama.. en midesiz halime rağmen boğazıma oturan bir "şey" var işte. suçluluk. sabaha kadar uyutmayan cinsten. bilmiyorum neden?

bilmiyorum. neden sorusunun nasıl doğduğunu merak ediyorum sadece. neden sorusunu bulan herifin ebesini sikmek istiyorum. bir de uyku.
sabaha kadar uyku. ya da uyanık kalmak o saate kadar. aslında zaen uyuyamıyorsan ne farkeder ki? ha yatakta dönmüşsün ha pc başında sabah etmişsin.
farketmiyor.

o değil de.. o değil de.
dünyadaki bütün kitapları okumanın mümkünsüzlüğünün farkıdayım. peki ya bütün filmler?

bir filmi izledikten sonraki ruh halini-o dünyayı değiştirebilecek ruh halini- milyonlarcasını izledikten sonra korumayı öğrenebilir miyim? çizmeli kedinin dediği gibi bir gün ben de efsane olabilir miyim?

kimseyi takmaz tavırlarla retro izler taşıyarak oldukça umursamaz bir hayat yaşama çabasında olan insanlar görüyorum. ama planları var bazılarının, hayalden tasarı aşamasına geçmiş. efsane eylemler, efsane yolculuklar, efsane yapıtlar yapmak arzusunda olan.. gerçekten kimseyi siklemez yaşıyorsak eğer neden efsane olma kaygısı güdüyoruz ki?

üç silahşörlerin d'artagnan ile tanışmalarından sonra kardinalin adamlarını pataklamalarının hemen ardından, kalabalığın musketeers diye bağırmalarını hayranlıkla izleyen üç silahşörler.. evlerinde pinotche'ye eziyet edip siklemez tavırlarla yaşayan, yiyen, içen, sevişen aynı silahşörler.

ya da bir bukowski. hayatı geldik, yedik, içtik, seviştik, gittik üzerine kurulu bir adam ve ben o adam için gerçekten yaşamış diyebilirim. peki o adam da siklemiyordu hiç kimseyi elbette. siklemiyor muydu? peki neden? neden öyle bir yaşamı seçti. seçimsizlikler sonucu seçmemenin kendisini seçmekle bile bir seçim yapmışken bukowski neden "neden?" sorusunu cevaplayamaz? neden "neden?" sorularını cevaplayamıyorum. hepsini geç bir morrison gerçeği var. o adam neden sürüngenlerden, gerçeklerden, ve gerçek üstü spritüel zamazingolardan aslında korkarken şiirlerinde yer verdi her birine?

neden?

elbette! her cevap kendi sorusunu yaratır. yeni bir soruyu daha doğurur satır aralarından. farkındayım. peki farkındalıkla yapılan zihinsel eziyetler neden?

al bir tane daha işte.


ama biliyorum. onlar dediğim insanlar, çizmeli kedi, athos portos aremis, bukowski, her biri bir çok şeyi siklemiyordu. hatta martin eden bile. ama tek bir konuda her birinin yürüdüğü ayrı ayrı patikalar birleşiyordu;

yapılmayanı(yapılamayanı) yapmak.

öyleyse,

"i'm on the highway to hell!"

20 Kasım 2011 Pazar

yalnızlık paylaşıldıkça çoğalır mı? babam bu kadar güzel yalan söylemeyi kimden öğrendi? napalm'ı yemiş endonezyalı çocuk bedenler nasıl bu kadar hızlı kabarır? pripyat'ta çernobil'i yaşayanların saçlarını toplasak dünyanın etrafında kaç tur atabiliriz? there is nobody here dediğin anda karşına çıkana küfür mü edersin? yalnızlığı sevdiğin halde insanlardan kopamazken, ne kadar uzağa gidebilirsin? günlerce telefonlara cevap vermeyip, markete sigara almaya bile gitmek istemezken, bir kıtanın diğer ucuna gitmek için ne kadar enerjiye ihtiyacın olduğunu nasıl hesaplayabilirsin? barış istiyorsan savaşa hazır ol diyen adam ne diyebilirsin? kış güzeldir deyip kasımda hasta olunca, kışa nasıl küfür edebilirsin?
doktor ötker eben var mı?

19 Kasım 2011 Cumartesi

yeniden kış.

kasım bir araf zaten, hayatla ölüm arasında. bekleyişler sürerken kendi arafımda, yeniden kış demekten usandım son 1 haftadır. ayaklarım üşümeye başlıyor ve ben camel dinliyorum, rüzgar saçlarımı koparırcasına esiyor ve ben tom waits dinliyorum.

bir yerlerde yanlış yapıyorum, biliyorum. her mevsimi tam tersi zamanda yaşamaya başlayalı çok olmadı ama.. aması işte. bir noktadan sonra bayıyor. gerçekten bu ne amk demeye başlatıyor insanı. bu güney yarım küreye gitsem de değişmez üstelik.

neden? neden insan ait olduğu zamanı, mevsimi, mekanı sevmiyor? insanlar mı bu hale getirdi, aynı zamanda ve mekanda bulunmaktan hoşlanmadıklarımın suçu muydu? yoksa devam etmem gereken yerde duran ben, susmam gereken yerde konuşan ben.. bende miydi tüm sorun? gerçekten ben miyim sorun?

durmalıyım.

http://www.youtube.com/watch?v=Sd42N-FdnOQ&feature=related

18 Kasım 2011 Cuma

lost

http://www.youtube.com/watch?v=MUXGJJDlxu0


gözlerini açtığında uyanır uyanmaz, gördüğün rüyanın kalıntıları zihninin delhizlerindeyken hala, pastel bir tabloyu andırır tependeki tavan. işte o an. kendine nerede olduğunu sorabilirsin ya da iyileşip iyileşmediğini, eğer ölümün kementi boynuna atılmış da doktor üç ayın var demişse. ya da sağlıklısındır banvit tavukları kadar.. neyse ki kfc'ninkiler gibi fazladan dört bacağın yok.

belki... belkilerle başlayan cümleler hiç sıkıcı gelmez bir süre sonra ve aslında yaptığın hayatla bağdaşan o yolda yürümek, yol almak değildir. belki de kaçıyorsun. herkesten ve her şeyden. belki afrika, belki latin amerika. duraklarında yüzünü bir daha hiç görmeyeceğin insanlar... edward norton'ın dediği gibi tek kullanımlık. en iyi orgazm belki de tek kullanımlık prezervatiflerle yapılanlardadır. belki de tek kullanımlık fotograf makineleri kaydını tutar yolculuklarının. ya da bir günce edinip adını bir delinin notları koyarsın.


belki belki belki, sana ait olmayan bir başlığın altını doldurmaktır, hayatının amacı.. amaç? amaçsız kalabilmek de olabilir sonuna kadar. sonun gelmeyeceğini bilerek hatta. ayağın takıldı. artık çok geç bazı şeyler için ve düşüyorsun işte. sen de ben de. ben senim. sen bensin. sen... kaybolan hayallerimin uğrak duraklarından biriydin. belki vaktinden sonra gelen, sevdalı bir yağmur gibi diye devam edebilirdim. ama yersiz romantizmalar bayıyor artık. mektup yazıyorum bir de.

sanırım kendime de yazmalıyım vasiyet tadında. hatta belki bir evlat tadında. bir hayat var yaşanacak, roman tadında. durgun ya da akıcı, sessiz ya da gürültülü. belki, belki demekten vazgeçeceğiz bir gün. belki, yanlışımızın farkına varacağız ve göreceğiz yürürken yanyana, hatta belki kasımda; devirmeye cümlelerden başlamamalıydık.

beyaz derilerinin altında kararmış ruhları görebiliyorum. kömür gibi. benden iyi faşist olmuyor işte. siyahını da seviyorum öyle. kapkara ruhlar.. bir çöle tepeden bakan devasa bir dağın bir mağarasına sığınmış, her şeyden ve herkesten kaçabilmiş. kendi içinde kaybolmuş ruhları görebiliyorum artık. çevremde o kadar çok var ki onlardan. mutluluk sadece bir temenni onlar için, çocukluklarının kartpostallarına yazılan. huzur varsa ne ala diyen insanlar tanıyorum ben, ve yalnız olmadıkları takdirde huzurlu olan. oysa sevin dedi tanrı! değil mi? seviyorlar. tek yapabildikleri o zaten. şizofren adımlarıyla yürüyorlar sokaklarda ya da hiç çıkmıyorlar dışarı.


bir mp3 dolusu hayal bazen yeter de artar eğer kaybolmuşsan yeterince. nerede, kiminle fark etmeyebiliyor bazen. sadece kaybolmaya gör. sonrası forever. bir de kararmış ruhların birlikteyken yaşadıkları yalnızlıklardaki ulumaları, renkli rüyalar.
dışarıda rüzgar tozu toprağa katıp yere ait olan göğe savururken anadolu'nun orta yerinde, en alt katta mavi pencereli camda bir çocuk tebessümünü andıran ışıklar dans ediyordu. fırtına elektrik tellerini koparmış, küçük beldenin dünyayla iletişimi kopmuştu. ancak gelenler vardı. mektuplar. onlarca mektup sadece bir günde bir postacı tarafından bir kişiye teslim edildi.

hanife. 68 yaşında. romatizmalı. titreyen ellerle açtı her bir mektubu. her bir kağıdı çocuklarını okşamışçasına tuttu elinde ve her birini tek tek dizdi meşe ağacından asırlık masaya. her biri aynı kişi tarafından yazılmıştı. hepsi muhtemelen aynı kalemden çıkmıştı ve kalemi tutan el hep aynıydı. kağıtlar arasında detaylar göz ardı edilirse tek fark, tarihlerdi. son cümleyse hep aynı.. tito çocuklarımızı öldürüyor.


yugoslavya'daki posta iletim şebekesi neredeyse hiç çalışamadığı için ellerinde kalan mektupların tamamını ilk fırsatta göndermişlerdi. özellikle de yurt dışına olanları zira orada yaşananların anlatılması gerekiyordu. insanlara tekrar tekrar duyurmalıydılar. buna rağmen gözünü kapatıp arkasını döndü insan ve tabağındakilerle oynayan bir çocuk gibi devam etti yaşamaya. evet, yaşadı insan, yugoslavya'yı görmeden, yugoslavya'yı bilmezden gelerek.

son bir mektup daha kalmıştı yaşlı kadının ellerinde. açamadı. ahşap bavulu çıkardı somyanın altından. gürültü yapmıştı eşyalarını içine yerleştirirken ve karşı divanda uyuyan çocuk gözlerini açıp sordu?
-nereye gidiyoruz babaanne?

yaşlı kadın yaşlı gözleriyle sustu. korkuyordu. gitmek istemiyordu başka yere çünkü biliyordu akrepler onu takip edebilirdi dünyanın sonuna kadar. sadece efsunlu mavi pencereler koruyabilirdi onu ve mavi pencerelerin dışındaki hayat, tehlikeliydi.

oturdu kadın yerine...

-yugoslavya'da devam eden soykırım manastır ve üsküp'e de sıçradı. sistematik bir katliam yaşanıyor burada ve dünyanı geri kalanı gözlerini kapatıyor...

diyordu tvdeki sakallı savaş muhabiri.

kadın hala gözleri yaşlı. tito'nun annesini iyi bir övdükten sonra olduğu yere yığıldı. torunu tekrar dalmıştı uykuya.

-özgürlük?

-özgürlük acaba 68 yaşında özgürlüğün kendisini sorgulamak mı?
dedi. bakması gereken bir torunu ve bir kedisi vardı yaşlı kadının. kafasında barışın hiç bir zaman gelmeyeceği ve özgürlüğün bazen beladan gerçekten uzakken, kaçmaya gerek olmadığı halde kaçma seçeneğini düşünmek olduğunu düşündü.

bir düşünceyi düşündü kadın. bir duyguyu düşündü. çocukken sokaklarında koşturduğu manastır'ı düşündü. ne diyecekti torununa? özgürlüğü anlatmalıydı belki de. bilmiyordu. bu yaşına rağmen bilemiyordu hala.

kadın her ikisini de anlattı ve öldü. çocuk hala sorguluyor.

17 Kasım 2011 Perşembe

-milyonlarca mısırlı özgürlükleri adına toplandıkları tahrir meydanında verdikleri savaşı kazandılar.



sıcak ıslak ve yapışkan.. aylardır bekliyordu orada ve bir tek hücreyken bile düşünebiliyordu ne olduğunu gerçeklerin. gerçek bu sıcak, ıslak ve yapışkan olmamalıydı. bir de duydukları vardı. sonra bekleyiş. televizyon denen şeyin ne olduğunu öğrendi, daha hiç görmeden ki görmek ne onu da bilmiyordu. sadece duyuyordu tüm dünyayı minicik ıslak sıcak ve yapışkan bir havuzun içinde.
-özgürlük?
aynı soru henüz gelişmemiş zihnini meşgul etti aylarca.
 birileri annesiyle konuşuyordu ve onun varlığının "bizinıss" açısından zararlı olduğunu vurguluyorlardı her seferinde. bir de annesinin canını yakanlar vardı ama biliyordu annesinin canını kelimeler daha çok yakardı. bir de kendi varlığının zararlı olduğunu düşündü. dokundu kendine ya da kendi olduğunu sandığı şeye. nasıl zarar verebilirim ki dedi, daha dünyayı sadece duyabilmişken. devam etti o dinlemeye. aylarca dinledi ve artık havuz küçük gelmeye ya da kendisi büyük gelmeye başladı.

sıkıştı sıkıştı sıkıştı. daha çok sıkıştı. sonra havuz sıkıştırmaya başladı onu düzenli aralıklarla. ardından tutunduğu yerden kaydığını hissetti. boşluğa düşüyordu derken lateks eldivenler kavradı narin vücudunu. önce beyazın ne olduğunu öğrendi. beyaz, ışıktı. ardından poposunda beynini zorlayacak derecede bir acı hissetti. ilk defa fiziki bir acı hissetti, şaşırdı. içinde bir yerlerde bir şeyin hırıltısını duydu. gözleri kocaman açıldı ve ağzından içeri giren havanın yakıcı hastane havasına karışmış serinliğini duydu bütün bedeninde, minicik bedeninde. bir daha ve bir daha.. nefes almanın ne olduğunu tekrar tekrar öğrendi her nefesten sonra ve minnettardı o ıslak, sıcak ve yapışkan havuzdan kurtulduğuna, hatta annesinden ayrıldığına. özgürlük... bu olmalıydı.

sonrasında onu şeffaf bir yere sırt üstü yatırdılar. bu öncekinden de beterdi. artık sıcak bile olmayan bir yerdeydi ve özgürlük dediği nefes aslında düşündüğü şey değildi...

"tu bi kontinyu"

beş ve sonrası

bombay'da bir sokak çocuğunun gözyaşlarıydı aldığım nefesler, ve terk ediyordu trenler garı teker teker. sonrasında her daim gelen manasız hüzünler, her bir takip eder. son. the end. this is the end, my beautiful friend.

sonun gelmeyişiydi aslında düşüşleri manidar kılan. batış demek daha doğru bir tabir aslında ama okunan bütün kitaplar ve izlenen bütün filmler kadar bir hayal gücü değildi sahip olduğum. sahip olduğum en gerçek şeydi aslında hayal dedikleri. sanki hala beş yaşındaymışım gibi. beş yaşında kadar kırılgan, beş yaşında kadar yorgun ve beş yaşında kadar meraklı. bir sonraki sonun ne getireceğini mevlam dedikleri bilir fakat sonun sonu gelmediğinden sona doğru giderken yolun yeniden başlangıç istikametinde olabilir ve başlangıç dediğin aslında hiç başlamamış bir yolculuğun sonu olabilir. yol ile gidilen istikametler tükenmez zira pusula sapıtmış, yol tozlu. i m dust under your feet diyor çocuklar. beş yaşındaki bir çocuk kadar tükenmiş ve beş yaşında manidarlığını taşıyor boynundaki parlak, bollywood filminden fırlamışçasına.


hüzün o diyarlarda parlaktır,  yüzden tezattır her bir renk ve nihayetinde bir renk mızıkası çıkar ortaya, feri gitmiş gözlerin renksizliğine tezat. bir tezatlar ülkesinden bir diğerine uzanır insan, aslında hep vardır o tezatlar görmesini bilene. bir de oto-kontrol dedikleri "şey" var ki, başını başka yöne çevirirsin her bir evsizi gördüğünde. fersiz gözler, titreyen eller, bok püsürle sıvanmışçasına duran bir kaç beden büyük tişörtler.

kimse diyemez o insanlar hayatlarından memnun, ve "mut"lular. kimse dememeli o insanlar yürüdükleri yolun taraftarı. onlar ancak hayal günü dahilinde kurduğumuz dünyalarda gülüyorlar. sahra'nın bir köşesinde unutulmuş yaşı beş olan ve dökecek gözyaşlarını çoktan tüketmiş bir çocuk ne kadar gülebilirse bombay'ın çocukları da o kadar güler reality dediklerinde ve bizim dünyamızda reality bir show programı.


real iti dedikleri şey işte... ancak tanık olunca gerçekliğini bedeninde hissedebilirsin. gerçekten o zaman sarsılabilirsin. "vatan bir bütündür, parçalanamaz"...

vatan içinde bir vatan daha var. ülke içinde bir iç ülke. bir de yollar. kafadan 18 saat. ancak yolun yolcusu olduğunda tanık olabileceğin, pamuklara sarılmış bir halde büyüdükten sonra, yanaklarını soğuk ısırdığında doğunun bir şehrinde, ancak o zaman gözyaşı döker hayal dünyandaki beş yaşındaki çocukçuklar.

beş yaş? bence hüzün damlıyor.

16 Kasım 2011 Çarşamba

vans üpın e taym

bir sabah-yeniden- uyandı adam. sakalları hala yerindeydi. sakalı kıvrılmış ağzına girmişti zira. parmakları da. sakalını düzeltti. gözlüğünü aradı. sonra hatırladı. kayıp. beyni de yerinde. gözleri de. öğleden sonra gelen sabah ereksiyonunu farketti. o da yerinde. şimdilik her şey yerinde. fazla yerinde.

bir değişiklik için kolunu dahi kesebilecek durumdaydı ama adam her zamanki klozete işedi. yüzünü hep yaptığı gibi yıkamadı ve kuyruk sokumunu kaşıya kaşıya gitti mutfağa. ne zamandan kaldığı belli olmayan kemikleşmiş mandalinanın bir dilimini ağzına attı ve buruşuk bir suratla bekledi, mandalinamsı nesnenin yemek borusundan aşağı kaymasını. susuyordu. bir de şarkı vardı ama milyonlarca defa dinlemesine rağmen hatırlayamadı şarkıyı. perdeler hala kapalıydı. piyanist filmindeki schpilmann gibi yumrular vermiş patatesi izledi.

kapıya dayanarak amuda kalktı. gece oldu o tekrar ayaklarının üstüne doğrulana kadar. sokak lambaları yanmıyor gene. şehir sessiz gene. insanlar geceye vurmuş kendini, herkes kendi bataklığında ölürken yavaş yavaş, adam köstekli saatinin her saniye darbesinde bir defa daha ölüyordu ve bir sonrakinde tekrar doğup, sonraki saniyeye kalmadan tekrar ölüyordu. sonra tekrar doğuyordu. üstelik, uzun zamandır okumuyordu. birikmiş faturalar zorladı zihnini. konuşmayı denedi. olmadı. en son 6 ay önce sokakta bi' adamdan ateş istemişti. o kadar. televizyonu yoktu.

sadece jim morrison nam bi adam kızılderilileri kovalıyordu zihninde. 

değişiklik dedi. buraya uğramadı dedi. 6 aydır masada duran bıçağa, tabancaya ve ipe tekrar baktı adam. her birine baka baka 6 ay geçirdi adam. sıkılmadı bile. üstelik 26 defa sigarayı bıraktı. 259 defa mastürbasyon yaptı. sayamadığı kadar küfür etti. ama adam 6 ay boyunca hiç sıkılmadı.

yarım saat daha izledi adam. izlemeyi bıraktığını farketti. 6 aydır ilk defa gözü dalmıştı. tren sesiyle irkildi. bir mızıkanın blues melodilerini duyarcasına.. dışarı çıktı ve gün batımını raylarda takip ettii..... yürüdü, yürüdü, yürüdü.



alarm sesi!

gözlerini açtı. 
06:45 

küfür etti. terlemiş. küfür etti. duş aldı. küfür etti. kahvaltı denilen mısır gevreğini kemirdi sütsüz. küfür etti. giyindi. küfür etti. işe gitti.



"lanet olası gündüz insanlığı"

15 Kasım 2011 Salı

kasım

yarı oldu bile. bitmesin diye çişin gelmesine rağmen yataktan kalkmadığın bir rüya gibi.


az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim, bir çınara sırtımı verip yan gittim.. hepi topu bir arpa boyu kadar gittim ve başlangıç noktamdayım gene. yeniden. nefret ettiğim halde döne döne tersine, geri geldim. bir de baktım arpa boyuı bile değil. gene aynı pc, gene aynı sandalye. bir arpa boyu bile yol gidememek bundan iyidir herhalde.


ama şikayetçi olmaya hakkım yok elbette.
gözlerimi açtığımda farklı bir şehirde olmayı seviyorum.
kaba saba muavinleri de seviyorum.
üstelik 18 saatlik otobüs yolculuklarını da.
kasım'ı da seviyorum.

doğa ölürken yavaş yavaş, meşeler kızıl, çamlar yeşilken ölmek, oldukça normal olurdu aslında ama bizler böyle bir ayda doğmanın ironisini yaşadık bundan 10 20 50 yıl önce ve her yıl rutin olarak tekrar ediyoruz. meyve şarabı da varsa ne âlâ.. işte o ilk yaşadığımız ironi, ölünecek bir ayda doğmak durumu, hayatlara yansıyor adeta. kasımda doğmak, kasıntılar içinde, kasılmalardan titreyerek doğmak işte. böyle bir dünyaya, doğa öldüğünde gözünü açarken, uzak ülkelerden gelen genlerin yadırgıyor önce yaşamak zorunda kaldığın coğrafyayı. sonra alışıyorsun. hep alışırsın. kasım'ın hüzününe bile. zaman akıp gider öyle. susarsın. susmalısın. bütün dayatılanlara, bütün işkencelere, bütün kısıtlamalara, bütün sınırlara ancak; susabilirsin.

kasımda susuyorsan bir de, dünya ölmüşken hüznünü susarak kusmaksa yaptığın, yapılacak bir şey kalmadığındandır zaten.

bir sonraki durağa gitme sebebim insanlara selam olsun.
iyi ki doğduk.

hala hayattayız.

bir şişe meyve şarabı

soğuk bir şişe meyve şarabı.

üç şaraba susamış boğaz ve bir kaç havuç.

kasım'ın klasik kara kuru ağaçları ve kararmış ruhlu, gölgelere sığınmış insanları vardı parkta. denizdeyse her zamanki gibi, sanki yüzyıllardır kıpırdamamış gibi duran devasa bir cruise gemi. bir de uzaklarda görünen hangi semte ait olduğu her daim, tarafımdan sorulan ışıklar.

post rock çalıyor belli belirsiz ama yalnızlıksızlık esnasında post rock post olabildiği kadar oluyor. daha çok âna fon müziği. kara kuru ağaçlardan biri albüm kapağı gibi yükseliyor gökyüzüne. bir de doğum günleri. bütün bir yıl beklediğim gün gelip çatıyor yanında olmak istediğim insanların yanıbaşındayım ama konuşamıyorum işte. konuşamazdım zira, ölümü hatırlatan doğum günleri, martı çığlıkları ve mezarlığı andıran parkın orta yerinde bir şişe soğuk meyve şarabının etrafında.

gidecek olmanın hüznü yapışır boynuma. sıkar, sıkar... susarım öyle ve susmak da güzeldir bazen der adamın biri. biri ki horultularımla ve uyku ortası "yiihuuuu"larımla muhtemeldir; kafasını siktiğim. oluyor işte öyle. olmaya da devam edecek nefes alabildiğimiz müddetçe.

çok sevdim, çok güvendim. inandım hatta, tanrı bile bana inanmayı kesmişken, gözümün içine bakabilen insanlara.

belki walt disney tımarhanesi. üstelik başka biriyle aynı gün doğma ihtimalin de kalmamış olabilir, ama nefes almaya devam ettikçe yollar, ve durakların adı farketmez-bir dost tebessümü varsa orası her neresiyse, kasımlar bizimdir. kasmadan yaşamaya devam. düşüyor muyuz, çıkıyor muyuz yokuşları, yoksa içinde savrulduğumuz bir boşluk mu bilmiyorum fakat; yaşamak adına, rota ne tarafaysa, dibine kadar!

yol

bitmez ki.


sevimsiz bir roman karakteri yolun bitirilinebilecek bir olgu değil yaşanacak bir süreç olduğunu ima ediyordu ve diğeri-ana karakter- yolun ve yolculukların işe yaramazlığını tartışıyordu iç dünyasında.

aslına ne yaşam gibidir yol, iniş çıkışlarıyla akıp gider. ne de öyle biter.
yaşamları birbirine bağlayan, sert, zor ama gittiğiniz yolun taraftarıysanız tadından yenmeyendir. 
kelimeler tükenmesi sendromu yaşayanlar bilir mi bilmem fakat bir defa duyduktan sonra "senin için kelimelerim bitti"yi istemsizce soğursun. gerçi bütün soğumalar istemsizce olur, bu da böyle bir anlatım bozukluğuydu. not düşülsün. scrappy de bozar anlamı bazı bazı.

yazamamaya deva yoktur. eğer kendi içinde bulamıyorsan onu, çin'e de gitsen, hindistan'a da gitsen boş.

ama bir şarkının peşine takılmaksa yapılan.. bambaşka bir şey çıkıyor işte ortaya.

bütün şehirler iğrençtir aslında, içinde bir sevdiğiniz yoksa. arkadaş olur, aileden olur, sevgili olur.. birisi işte. bir insan. bir kadın ya da erkek. uzaklardayken, zora düştüğünde onu hissedip, yola devam edebildiğin biri. bir gün geride bırakmak zorunda olsan da, beraber, omuz omuza yürüdüğünüz günleri hatırlayıp, yollarınız kesişsin diye beklediğiniz biri ; her yerde yok. bazı şehirlerdeki bazı insanlar işte. 

kimi sokak ortasında avazı çıktığı kadar kahkaha atabilir, kimi sessizdir ve bazen susmak da güzeldir. kiminin bir tebessümü yeter hayatı sevmen için ve kimi bilinmezliğe dalarken uzak bir coğrafyanın sokaklarında bilinmezi daha da çekici kılar varlığıyla.

işte yol bitmez. sen bitersin, ben biterim. sınırlar tükenir asfalt patika olur, insan olmaz belki yolda ama bir yol vardır devam eden.. bir de ölümden öte köy yok gerçeği.


iki kapılı bir handa sönen sigaralar, aşılan geçitler, dağlar. karlı dağlar ve çölü ararken yol kesen ormanlar.. hepsi var. bütün gerçekliğiyle. bir de işte insanlar. bir sonraki durağa kadar devam edebilme sebebi. neyse ki doğmuşlar. neyse ki varlar.