dışarıda rüzgar tozu toprağa katıp yere ait olan göğe savururken anadolu'nun orta yerinde, en alt katta mavi pencereli camda bir çocuk tebessümünü andıran ışıklar dans ediyordu. fırtına elektrik tellerini koparmış, küçük beldenin dünyayla iletişimi kopmuştu. ancak gelenler vardı. mektuplar. onlarca mektup sadece bir günde bir postacı tarafından bir kişiye teslim edildi.
hanife. 68 yaşında. romatizmalı. titreyen ellerle açtı her bir mektubu. her bir kağıdı çocuklarını okşamışçasına tuttu elinde ve her birini tek tek dizdi meşe ağacından asırlık masaya. her biri aynı kişi tarafından yazılmıştı. hepsi muhtemelen aynı kalemden çıkmıştı ve kalemi tutan el hep aynıydı. kağıtlar arasında detaylar göz ardı edilirse tek fark, tarihlerdi. son cümleyse hep aynı.. tito çocuklarımızı öldürüyor.
yugoslavya'daki posta iletim şebekesi neredeyse hiç çalışamadığı için ellerinde kalan mektupların tamamını ilk fırsatta göndermişlerdi. özellikle de yurt dışına olanları zira orada yaşananların anlatılması gerekiyordu. insanlara tekrar tekrar duyurmalıydılar. buna rağmen gözünü kapatıp arkasını döndü insan ve tabağındakilerle oynayan bir çocuk gibi devam etti yaşamaya. evet, yaşadı insan, yugoslavya'yı görmeden, yugoslavya'yı bilmezden gelerek.
son bir mektup daha kalmıştı yaşlı kadının ellerinde. açamadı. ahşap bavulu çıkardı somyanın altından. gürültü yapmıştı eşyalarını içine yerleştirirken ve karşı divanda uyuyan çocuk gözlerini açıp sordu?
-nereye gidiyoruz babaanne?
yaşlı kadın yaşlı gözleriyle sustu. korkuyordu. gitmek istemiyordu başka yere çünkü biliyordu akrepler onu takip edebilirdi dünyanın sonuna kadar. sadece efsunlu mavi pencereler koruyabilirdi onu ve mavi pencerelerin dışındaki hayat, tehlikeliydi.
oturdu kadın yerine...
-yugoslavya'da devam eden soykırım manastır ve üsküp'e de sıçradı. sistematik bir katliam yaşanıyor burada ve dünyanı geri kalanı gözlerini kapatıyor...
diyordu tvdeki sakallı savaş muhabiri.
kadın hala gözleri yaşlı. tito'nun annesini iyi bir övdükten sonra olduğu yere yığıldı. torunu tekrar dalmıştı uykuya.
-özgürlük?
-özgürlük acaba 68 yaşında özgürlüğün kendisini sorgulamak mı?
dedi. bakması gereken bir torunu ve bir kedisi vardı yaşlı kadının. kafasında barışın hiç bir zaman gelmeyeceği ve özgürlüğün bazen beladan gerçekten uzakken, kaçmaya gerek olmadığı halde kaçma seçeneğini düşünmek olduğunu düşündü.
bir düşünceyi düşündü kadın. bir duyguyu düşündü. çocukken sokaklarında koşturduğu manastır'ı düşündü. ne diyecekti torununa? özgürlüğü anlatmalıydı belki de. bilmiyordu. bu yaşına rağmen bilemiyordu hala.
kadın her ikisini de anlattı ve öldü. çocuk hala sorguluyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder