mavi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mavi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2011 Cumartesi

meriç'ten kaçmak

şşşşşşşşş!!
 aptal. dikkatli olsana. gerizekalı, eğer duyulduysak ki sanmıyorum, ama duyulduysak birazdan bulgarlar bizi kalbur edecekler haberin olsun.

-tamam tamam...


iki kişiydiler meriç'in kumlu kıyılarında ve karşıya geçmeye hazırlanıyorlardı. ikisi de özellikle siyah giymişlerdi. kumların üstünde yürürken çıkan malum haşırtıyla yaklaştılar suya ve dolunay'ın bulutlar arasında uyumasını bekliyordu her ikisi de.

-yeşil giysek daha mı iyi olur du haa, ne dersin?
-sus.
-amaa?
-sus dedim, eğer dönebilirsek eve, bulgarlar bizi deşmezlerse ben deşeceğim o lanet kafanı sus işte sus bi sus... sus.
-peki.

aradan beş dakika geçer ve fısıltılar tekrar yükselir aynı çalının altından;

-şakir? hey, şakir?
-ne var amına koyayım.
-ya yakalanırsak?
-sen onu düşünme. öyle ya da böyle gebertecekler bizi yakalarlarsa.
-oldu...


on dakika sonra, nihayet bulutlar istenilen kalınlıkta geçmişlerdi ayın aydınlık yüzüne ve ay artık sadece yeri bilinen ama cismani olmayan "şeylerdendi" onlar için.

-hadi.


suya girdiler önce usulca. suya girmek için çok güzel bir nokta seçmişti şakir, salkım söğütlerin arasında süzüldüler meriç'in kasımda buzz gibi akan sularına ve burunlarına kadar sudaydılar artık, kafalarındaysa söğüt dallarından acemice yapılmış, antik yunan taçlarına benzeyen kamufle zamazingolarından vardı.

-bırak kendini, sadece bırak ve karşı kıyıya yönel. her şeyi bırak da lanet elimi bırakma. dur, daha yavaş. ses çıkarma.


su buz gibiydi ve tir tir titriyorlardı, şakir'in sırt çantası çoktan ıslanmış, ay gölgelerin ardından tamamen kaybolmuş ve meriç'e has malum mistik sis çoktan çökmüştü. hemen ardından onlar da karşı kıyıya çıkmışlardı.

belli belirsiz bir fısıltıyla;
-bulgaristan'a hoşgeldin.


ağır ağır ilerlemelilerdi artık. ilerlediler de. şakir soğuktan titriyordu fakat kendinden emin atıyordu adımlarını daha önceden belirlenen buluşma noktasına. diğeriyse hemen ardında, soğuğu dahi hissetmeden, iliklerine kadar tırsarak, korkarak ya da o anda ne hissediyorsa oduyguyu dibine kadar yaşayarak yürüyordu hemen ardından. yürüdükleri arazi aniden engebeli bir hal aldı ve çalılar seyreldi. buradan sonra bulgar nöbet kuleleri ve devriyeleri başlıyordu. artık dizlerinin üstünde emeklemek zorundaydılar. ama öncesinde çamur banyosu...

-gel, gel hadi bu taraftan.

takip etti onu diğeri. ip kadar ince bir derenin biriktiği bir noktada lağımı andıran bir kokuda olan çamurun ortasında buldular kendilerini. şakir yattı çamura ve yüzü dahi çamur olana kadar ince, adeta bir baleti andıran hareketlerle döndü çamurun içinde. diğeri de onu takip etti gönülsüzce. ikisi de artık simsiyahtılar.

-evet, devam ediyoruz.

engebeli arazinin başladığı yere geri döndüler. yavaş yavaş tırmanmaya başladılar tepeyi. birden uzaklardan bir ışık parladı ve gitgide yaklaşmaya başladı. ardından boğuk motor sesi de duyulur oldu. bu kesinlikle bir devriye aracıydı. yattılar. sadece yattılar ve beklediler. şakir onların geçmelerini bekliyordu. diğeriyse onları gelip paketlemelerini ya da oracıkta kurşuna dizmelerini. neyse ki devriyeler geçti.

devam ettiler yabancı bir ülkenin içerilerine doğru ilerlemeyi. yaklaşık yarım saat sonra aradıklarını buldular.  şakir koli bandıyla sarılmış paketi verdi adamlara, adamlar koli bandıyla sarılmış parayı verdi şakir'e. tek bir kelime bile etmediler. şakir rusça, bulgarca biliyordu. adamlarda da türk tipi vardı. ama ikisi de oralı olmadılar.

aynı yolu gerisin geri döndüler. tekrardan devriyelerin geçmesini beklediler. nöbet kulelerinin arasından sürünerek geçtiler. meriçe daldılar. türk nöbet kulelerindekileri de atlattılar. 15 dakika suda durduktan sonra her ikisi de öksürüyordu, arınmışlardı aslında ama saçlarının muhtelif yerlerinde hala çamurlar vardı.

at arabasına binip kıyık mahallesi'ne doğru yollanırken sordu diğeri şakir'e;

-yau şakir hepsini anladım da neden çamura bulandık?
-köpekler.
-hee peki.. ama meriç....
-meriç? o eskiden maviydi.

2 Eylül 2011 Cuma

porselen mavisi

su perilerini gördüğüm ortalama bir rüyadan kesittir;

"sarı denize kıyı olan, sarı bir ülkenin tamamı bambudan inşaa edilmiş bir köyünde doğdum. bırakmazlardı beni öyle hemen büyüyeyim diye. büyümem bir asır sürdü. yürümemse bir kaç asır.

önce emeklemedim ben ortalama bebekler gibi, acıktığımda meme istemedim ve annemin kokusunu hiç çekmedim içime.

ağladım çokça. bırakmadılar beni bir başıma. sadece ağladım. annem karnımı doyurdu. babam balık tuttu.

emeklemedim ben. her seferinde düştüm tekrar tekrar. ağladım da çokça. dizlerim ülkemin yanardağlarını andırırcasına kabuk tutmuştu. sarı toprağa döktüğüm kanım ise neredeyse sarı.


sarı olan her şey güzeldir

kim ne zaman demiş bilmiyorum. acıtıyor. dizlerimi sızlatıyor. biraz da kaburgalarımı. neden? bilmiyorum. zira bilmek istemiyorum. sadece aklımda; hiç tatmamış olduğum isimsiz şey. özgürlük diyorlar.


artık düşmez oldum ve dizlerimdeki kabuklar neredeyse geçti. bir sabah bambudan evimizden çıkan babam doğruca kayığına gitti ve açıldı sarı denize arkasındaki karaya, her şeyini emanet ettiği karaya bir kere dahi bakmadan. belki de tahmin etmişti neler olacağını ve olacakların sonuçlarını.

ikinci gün;

hükümet hoparlörleri tsunami anonsu yapıyor. anneme benzeyen kadınlar bana benzeyen çocukları kucaklarında çevredeki köylerden koşarak gelip bir noktaya akın ediyorlar. hükümetin ordusunun kamyonları bekliyordu bizi ve annem koşuyordu kurtuluşumuza. hissediyorum bazen, kolları gevşiyr. korkuyorum beni bırakıp devam edecek diye. gözyaşları ıslatıyor omzumu. koşuyoruz. koşuyorlar. düşen kadınlar görüyorum. çocuklarını korumaya çalışırken kollarını kıran, inciten kadınlar görüyorum. anneler görüyorum yerlerde ve koşmaya devam etmekte olan.


nihayetinde motorin kokan bir kamyon. annemin gözleri denizde. ben önüme bakıyorum.

başkent dedikleri yere getiriyorlar bizi. sanki hiç bir şey olmamışçasına iniyoruz kamyondan. askere babamı soruyorum. merak ediyorum. onu da orduya almalarından korkuyorum. dönmeyecekmiş. o gitmiş.

stadyuma kapatıyorlar bizi. bırakmıyorlar çıkalım dışarı. neyseki günde bir kaç öğün sıcak yemek veriyorlar bize. gözleri gözlerimizde. minnettarlık arıyorlar. çoğumuzda buluyorlar.

kaşlarımı çatıyorum.

hiç bir şey yapmaksızın geçen iki hafta.

sonrasında otobüse biniyorum. mutluyum. ilk defa otobüse biniyorum. annem kızıyor. yas tutuyormuş. onu döven adamın yasını tutuyormuş. ne diyebilirdim ki?! devam etsin.


beklediğimden kısa sürüyor. hızla açılıyor otobüsün kapıları malum görünmeyen eller tarafından. iniyoruz.

büyükçe bir ambar, bir köşesinde bir fırın, cehennemden bir parçaymışçasına eritiyor etrafındaki çocukları. çocuklar pasaklı. benden daha pasaklı.merak ediyorum. annem adamla konuşurken daha sıkı tutuyor elimi. sonrasında bir ikinci kat kasvetine sürükleniyorum. bitmiyor merdivenler, oysa ki sadece bir kat çıkmıştık. gözlerim kapalı, geçiyoruz koridoru. açtığımdaysa bir kapı önü melankolisi.


şişko herif elindeki devasa anahtarlığın içinde bir şeyler arıyormuşçasına şıngırdatıyor ve nihayet buluyor anahtarı. anahtar deliğine sokuyor. zorluyor biraz. gıcırdamıyor kapı(gene amına koydum klişenizin).

lime lime bir kilim. duvarda anlaşılmaz yazılar. anlaşılır olsa bile ben okuma bilmiyorum. fark eden bir şey yok. tıpkı babamın yanımda olmayışı gibi.

bir kıpırtı yatağın hemen altında. faredir diyorum. yatağa kayıyor gözlerim. yatak sidik kokuyor. oda sidik rengi. en az anahtarlı şişko kadar.


porselen atölyesiymiş burası. çocuklar ve çocuksu suretler var etrafımda. hepsi çalışıyorlar.

ilk gün bir fincan kırdım, kırbaçlandım.
ikinci hafta taşıdığım kutuları düşürdüm. kırbaçlandım. disiplinsizmişim. hala disiplinsizim.
ilk ay; porselenleri kağıtlarken dalmışım. kırbaçlandım. dikkatsizmişim. hala öyleyim.

ikinci yıl. bugün elimde kağıt, önümde porselen tabak ve fincanlar bir kaç ay sonra başka bir ülkeye gidecek tabakları, başka ülkelerin evyelerinde yıkanacak ya da masalarını süsleyecek komik sayılacak çiçekli desenleri olan ucuz mavi porselen tabakları kağıtlıyorum.


duyuyor musun?
-----


bulaşık yıkıyormuşum. kendime geldim. duymuşum."





yaşanmıştır.