"evet. nihayet."
uyandı ve bu iki cümleyi, iki kelimeden oluşan iki ayrı cümleyi kurdu güç bela. akşam olmasına yakındı ya da güneş yeni doğuyordu. kim bilir? bir kaç hafta önce aldığı kedinin leşi kokalı çok olmuştu. kısacası ev leş gibi çöp insan pisliği ve kedi leşi kokuyordu. bir de her tarafta gezinen, insanın derisini kedi götüne çeviren pireler.
"nihayet"
güç bela kalktı yattığı yerden. kaşınıyordu. banyoya neredeyse sürünerek gitti. aynadan geriye kalan parçalara bakarak yüzünü bulmaya kendini görmeye çalıştı. saçları biraz uzamış. tutabileceği kadar uzundu. vücudunun geri kalanını olduğu gibi yüzünü de kemiren, kanını emen pirelerden dolayı yüzünde de yaralar vardı. boynunda çok fazlalardı. sol gözünün altından şakağına kadar mosmor bir yumruk izi vardı. kaşı açılmış, dikiş gerektiren bir yarayı sadece tamponla kapatmaya çalışmıştı. dolayısıyla yüzünün solu pıhtılaşmış kan yüzünden gerginleşmişti. kendini koklamayı denedi, neredeyse kusuyordu.
sahi ne kadar olmuştu? ailesini kaybedeli, evi ve antikacı dükkanını satalı ne kadar olmuştu. kocası onun son halini tahmini olarak bir hafta önce görmüştü. bir daha da görmek istememişti. üstelik giderken de görüşmemek üzere demişti. paramparça aynanın üçgen parçalarından birini sağ elinin parmaklarını parçalayarak çıkardı. küvete yöneldi. başı dönüyordu fakat bu sefer olacaktı. nihayet...
suyu açtı. hala sıcak su vardı. bu iyiye işaret. kedi kokusu gerçekten midesini bulandırıyordu. suyu henüz bir kaç santimetre bile yükselmemiş küvetin içine girdi. ayaklarını gıdıklıyordu akan su. neyse ki gülecek hali yoktu. su ayaklarını kapatacak yüksekliğe ulaşmıştı bile. elindeki üçgen ayna parçasından gözlerine baktı. ışık yoktu. parlamıyordu. zaman gelmiş olmalıydı.
kırık ayna parçasını bileğine tüm gücüyle bastırdı. ayna parçasının değdiği yerden damla damla kan akıyordu. gözlerinden de acıdan olmadığına inandığı farklı, başka gözyaşları akıyordu. korku da değildi. sadece yaşamak güzeldi. evet, çok güzeldi. elleri titremeye başladı. vakti gelmemiş de olabilir. ama gözlerindeki ışıltı gitmişti. bütün gücüyle aynayı kendine doğru çekti. gördüğü şeyden kendisi de korktu. derisinin altında lifler ayrılmış damarlar paramparçaydı. hatta sinir olduğunu sandığı garip garip şeyleri bile görebiliyordu. kusmamak için zor tuttu. hani, poetic olmalıydı her şey. keşke mum da yaksaydı. su sıcaktı ama kulaklarının arkasından başlayan ürperme bütün bedenine yayıldı. keşke mum yaksaydı dedi kendi duyabileceği kadar yüksek sesle. kırık ayna parçasını tutan eli daha çok titredi ve ayna yere düşüp onlarca parçaya ayrılırken küvetin suyu şimdiden kıpkırmızı olmuştu. sonrası soğuk. sonrası karanlık.
ev sahibi, kira hesabına yatırılmadığı için 17 gün sonra kapıyı kendi anahtarıyla açıp kokuyu alır almaz durumu anladı ve direkt polisi aradı. kimi kimsesi yoktu. onu daha önceden tanıyanlar polis onlarla iletişime geçtiğinde tanıdıklarını inkar ettiler. kocası ölüm haberini aldığında bunu sanki bir fincan kahve ısmarlıyormuşçasına oldukça sıradanmış gibi kabullendi. cenazesini almaya gelen olmadığı için ailesinin, fiddler'ların yanına değil kimsesizler mezarlığına gömüldü. denizi gören, hava sisli olduğunda ve sis şehire doğru ilerlerken sisin kaynağıymış gibi duran bir mezarlık. yanı başında hurdalık olan bir mezarlık. bir kayın ağacının yakınındaydı amanda fiddler'ın mezarı. mezar taşının hizasından deniz görünmüyordu biraz zıplamak gerekirdi denizi görebilmek için ama deniz kokuyordu. dul bayab schmitt'in kaçak siyah kedisi hurda yığınları arasında bir görünüp bir kayboluyordu. hava yosun ve motorin kokuyordu. hemen karşısındaysa hurdalığın tellerine dayalı eski tarz metal bir tabela vardı. "antiques of broken dreams"
hurdalığın içinde bir yerlerde iğrenç derecede kalın adam sesi levyeyi getir diye bağırdı. boyundan büyük levyeyi taşıyan üstü başı yağ içindeki çocuksa önce peki diye haykırdı ardından içinden hassiktir dedi.
-------
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder